Onlinearabic.net Anasayfası   Aktif KonularAktif Konular  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş   
Sakarya İlahiyat İLİTAM 1. Sınıf Dersleri
  Forum Anasayfası Onlinearabic.netİLİTAM - İLAHİYAT FAKÜLTESİ LİSANS TAMAMLAMA PROG.İlitam Öğrencileri Tanışma BölümüSakarya İlahiyat İLİTAM 1. Sınıf Dersleri
Mesaj icon Konu: MEZHEPLER TARİHİ 10.HAFTA Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Yazar Mesaj
muallim sani
Aktif Üye
Aktif Üye


Kayıt Tarihi: 12Ocak2010
Gönderilenler: 108

Alıntı muallim sani Cevapla bullet Konu: MEZHEPLER TARİHİ 10.HAFTA
    Gönderim Zamanı: 27Nisan2010 Saat 23:59

MEZHEPLER TARİHİ 10.HAFTA

 

  ŞİA

Arapçada “taraftar, yardımcı, fırka” gibi anlamlara gelen Şîa kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de de“fırka, bölük ve topluluk”, ayrıca “taraftar olma ve birine uyma” şeklinde sözlük anlamıyla geçmektedir.Mezhepler Tarihine ait bir terim olarak “Şia, Hz. Muhammed’den sonra insanların en faziletlisi olarak Ali b. Ebî Talib’i kabul edip onun nass ve tayinle imam olduğuna, Ali’den sonra imametin kıyamete kadar onun soyunda devam edeceğine inanan toplulukların müşterek adı” olmuştur.

 

Hz. Ali ve onun neslinden gelen imamların taraftarlarını isimlendirmek üzere kullanılan en yaygın terim Şia olmakla birlikte bunun dışında “Rafizi” ve “Sebeiyye” terimleri de vardır. Rafizî  ayrılan terk eden anlamında olup bir topluluğa isim olduğunda “Ravafız” şeklinde kullanılır.Râfizî terimi, çok erken dönemden beri Şia tarihinde bulunmaktadır. Bu terimin kökeni Zeyd b. Ali’nin Emevîlere karşı başarısız isyanına kadar geri gider.

Sebeîyye, hicrî I. asrın ikinci yarısından itibaren, özelde Hz. Osman, genelde Emevi aleyhtarlığı ve daha sonra ilk üç halife aleyhtarlığı yaparak Ali, Muhammed b. el-Hanefiyye ve oğlu Ebû Hâşim’in adı etrafında aşırı fikirler benimseyen kişi ve grupların müşterek adlarından biridir.

 

Şia’nın Doğuşu

Bazılarına göre Şiîlik, Hz. Peygamberin sağlığında ortaya çıkmış olup, bizzat Allah Elçisinin tavsiyesi ile Hz. Ali’nin faziletini kabul eden ve ona bağlanan kimseler vardı. İşte bu topluluğun Şia’nın ilk nüvesini oluşturduğu kabul edilir.

Bunun dışında Şiîliğin ortaya çıkış süreciyle alakalı olarak; ı) Hz. Osman dönemindeki olaylar sırasında, ıı) Hz. Ali’nin hilafeti döneminde, ııı) Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra, ıv) 61/688 yılında Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra meydana gelen Tevvâbun hareketiyle, v) 66/685 yılındaki Muhtar es-Sakafî olayından sonra olmak üzere geniş bir zaman diliminde ortaya çıktığı şeklinde farklı görüşler ileri sürülmüştür.

İlk Şiî fikirler, hicrî birinci asrın son çeyreğinde, yavaş yavaş teşekkül etmeye başlamıştır. Bunlar, vasilik, mehdîlik ve rec’at gibi fikirlerdir; özellikle mevalî adı verilen gayrı Arap unsurlar arasında yayılma imkânı bulmuştur. Bu fikirler, h.II. asırda, Hz. Ali’nin soyu ile ilişkilendirilmiş, eski Sasanî kültüründen gelen bazı motiflerle de bütünleşerek karşımıza Şiîlik olarak çıkmıştır.

Şiîlik hareketinin kökeniyle alakalı olarak farklı görüşler ileri sürülmüştür.

ı) Şiiliğin İran Asıllı Olduğu Görüşü: Farslılarda köklü bir kraliyet anlayışı vardır. Onlar krallarına bir takım insan üstü vasıflar atfederlerdi.İslâmiyet’i kabul etmelerine rağmen eski fikirlerine hâlâ bağlı bulunan İranlılar,  İslamiyet’in hilafet anlayışını yavan bulmuşlar, halife veya imama karizma katmaya çalışmışlardır. Bu itibarla Şia’nın en önemli doktrini olan imamet anlayışının İran kökenli olduğu anlaşılmaktadır.

ıı) Şiiliğin Yahudi Asıllı Olduğu Görüşü: Wellhausen’ın savunduğu bu görüşe göre ilk Şii görüşleri ortaya atan kişi Yahudi olan Abdullah b. Sebe’dir.Tanrı’nın dünya üzerindeki meşrû vekili olarak monarşik bir peygamber düşüncesi Yahudilerden İslâm’a geçmiştir. Yahudilikte her peygamberin meşru bir halifesi var ise, Şîa’ya göre de Hz. Peygamber’in de vardır ve bu Ali’dir.

ııı) Şiiliğin Yahudi ve Hıristiyan Asıllı Olduğu Görüşü: Goldziher`in görüşüne göre, “Rec’at” inancı Yahudi ve Hıristiyan tesiriyle İslâm’a sızmıştır. Bu iddiaya göre rec’at inancı belirleyici bir konumda olduğu dikkate alınırsa Şiiliğin kökeninin Yahudi ve Hıristiyanlığa dayandığı söylenebilir.

ıv) Şiiliğin Arap Asıllı Olduğu Görüşü: Bu görüşe göre Şiîlik başlangıçta Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin halifelikteki iddialarını destekleyen tamamıyla Araplardan meydana gelen siyasî grubun hareketi idi. Nitekim ilk dönem Şii isyanlarının hemen hepsinin lideri Arap asıllı idi.

Şîa’nın aslına dair ileri sürülen tezler ana hatları ile bunlardan ibarettir. Bununla beraber, tarihî gerçekler bağlamında düşünüldüğünde “Arap Asıllıdır” görüşünün en tutarlı görüş olduğu anlaşılır.

Hicrî I. asırda vuku bulan Tevvâbûn Hareketi, Muhtar es-Sakafi isyanı ve İbn Sebe fitnesinin Şii fikirlerin teşekkülüne zemin hazırladığı kabul edilir.

Tevvâbûn hareketi, Hz. Hüseyin’i Kufe’ye davet eden fakat yanı başlarında şehit edilmesine seyirci kalanların, bu davranışlarından dolayı pişman olduklarını göstermek ve Kerbela’nın intikamını almak niyetiyle giriştikleri bir harekettir.

Muhtar es-Sakafi isyanı: Hezimetle neticelenen Tevvâbûn hareketinden kurtulanlarla birlikte “Allah’ın kitabı, Resulullah’ın Sünnet’i, Ehl-i Beyt’in intikamı, zayıfları savunma ve günahkârlara karşı cihat” sloganıyla ve Hz. Ali’nin Hz. Fâtıma’dan doğmamış olan üçüncü oğlu Muhammed b. el-Hanefîye’nin “imamlık” ve “mehdîlik”ini ileri sürerek ortaya çıkan el-Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî ’dir.Onun ileri sürdüğü ve kullandığı mehdîlik, gâib imam, rec’at ve beda’ fikirleri, daha sonraları, bilhassa İmâmiyye Şîasınca kısmen tâdil edilerek benimsenmiş ve geliştirilmiştir.

İbn Sebe fitnesi Bazı kaynaklarda bildirildiğine göre İbn Sebe, Hz. Ali’nin Tanrılığını iddia etmiş, bunun üzerine sürgüne gönderilmiş ve orada da fikirlerini yaymıştır. Ancak İbn Sebe’ye atfedilen fikirler, birinci asrın sonlarında ve ikinci asrın başlarında tartışılan fikirler arasında olduğu, bu itibarla da İbn Seb’nin yaşadığı farz edilen dönemde henüz gündemde olmadıkları belirtilmektedir. Bu itibarla Şiîliğin doğuşunu Hz. Osman döneminde vuku bulan fitne hareketlerine ve İbn Sebe vakasına bağlamak isabetli değildir.

Hz. Ali, Hz. Hasan ve sonrasında Hz. Hüseyin’in şehit edilmesiyle devam eden hadiseler Müslümanlar arasında bir Ehl-i Beyt taraftarlığını gündeme getirmiş, onların hak ve hukuklarını savunmak adına bazı girişimler vuku bulmuştu. Uzun bir zaman dilimi içinde Ehl-i Beyt adına hareket edenler siyasi ve dini anlayışlarını da şekillendirmeye başlamışlardır. Ancak bu hareketin bir bütün olarak devam etmediği, şahıslar ve fikirler çerçevesinde kendi içinde zümreleştiği görülmektedir.

Aşırı Şiî fırkalar bir tarafta tutulursa genel anlamda Şiîlik; Zeydiyye, İsmailiyye ve İmamiyye şeklinde üç ana grup halinde teşekkül ettiği ve her bir fırkanın kendi siyasi ve dini anlayışlarını sistematik bir hale koyarak günümüze kadar devam ettikleri görülür.

 

ZEYDİYYE FIRKASI

 

İmam Zeyd, İslâm tarihinde Hz. Hüseyin’in şehâdetinden sonra Emevîlere karşı Ehl-i Beyt adına ayaklanan ilk şahıstır. Babası, Kerbela şehidi Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Zeynelabidin’dir.Bu fırka başlangıçta tamamen siyasi hedefleri gerçekleştirmek üzere ortaya çıkmış, zamanla itikadi bir mahiyet kazanmıştır. Şii fırkalar arasında, en mutedili ve bazı görüşleri açısından da Ehl-i Sünnete en yakın olanıdır.

 

Zeydiyye’nin Doğuşu ve Tarihçesi

İmam Zeyd, bilgisi, feraseti ve fakihliği ile tanınan, hakkı ve hakikatleri savunmadaki cesareti ile bilinen bir kimse idi.Önce kardeşi Muhammed Bakır’in eğitiminden geçen Zeyd b. Ali, daha sonra Hicaz ve Irak bölgelerini dolaşarak başta Küfe olmak üzere birçok şehri gezmiş,Vasıl b. Ata’dan ders almış ve daha sonra ki bir zamanda Ebû Hanîfe’ye hocalık yapmış birisidir. Ehl-i Beyt mensupları gibi o da Emevîlerin kötü idaresinden ve Haşimilere uygulanan baskı ve zulümlerden şikâyetçi idi. Haşimi ailesinin önde gelen bir âlimi olması sebebiyle yapılan haksızlıklara tepki göstermesi tabii olarak beklenmekte idi. Zeyd, Hz. Ali’nin vakıflarının idaresinden doğan bazı sorunların çözümü için halife Hişam b. Abdülmelik’e müracaat etmiş, ancak halifeden gerekli hürmeti göremediği gibi hakarete de maruz kalmıştı. Bu hadise zaten var olan isyan arzusunu tetiklediği anlaşılmaktadır.

Bundan sonra Zeyd, Kûfe’ye geçer ve isyan için nabız yoklar. Kardeşi Ebu Cafer Muhammed el-Bâkır’la istişare eder. O kendisine Kûfelilere güvenilemeyeceğini söylerse de, onu dinlemez. Kûfe’de kendisine biat eden on beş bin kişi ile Hişâm’ın Kûfe-Basra [Irakeyn] valisi Yûsuf b. Ömer es-Sakafî’ye karşı ayaklanır. Savaş devam ederken, Hişâm’ın casusları, Zeyd’in taraftarlarını bazı hususlarda tereddüde ve şüpheye düşürünce, onlar da Zeyd’e, "Gerçek şu ki biz düşmanlarına karşı sana, ecdadın Ali b. Ebî Tâlib’e haksızlık eden Ebu Bekir ve Ömer hakkındaki görüşünü söyledikten sonra yardım edeceğiz" derler.

Bunun üzerine Zeyd, "Bu ikisi hakkında iyilikten başka bir şey söyleyemem ve babamdan da onlar hakkında iyilikten başka bir şey söylediğini işitmedim. Ben, dedem Hüseyin’i öldüren ve Medine’ye saldıran; sonra da Allah’ın Evini mancınıkla taşa tutup ateşe veren Umeyye oğullarına karşı ayaklandım" der. Bu cevap üzerine onlar, Zeyd’i terk ederler. O da onlara, "Beni bırakıp kaçtınız, terk ettiniz anlamında “rafaztumûnî” der. O günden beri bu gruba, Rafizî denmiştir.

Taraftarlarından önemli bir kısmının yanından ayrılmasına rağmen Zeyd mücadelesine devam etmiş, fakat savaş meydanında öldürülmüştür. Taraftarlarınca cesedi gizlice defnedilmiş, ancak Hişam’ın Irakeyn valisi Yusuf’un adamları tarafından kabri bulunmuş; cesedi çıkarılıp yakılmıştır.

Zeydiyye’nin bir mezhep olarak teşekkülünü tamamlamasına ve kendi hâkimiyetlerini tesisine kadar, bazılarını Zeydîlerin gerçekleştirdiği bazılarına ise sadece Zeydîlerin iştirak ettiği bir dizi isyan hareketi gerçekleştirilmiştir. Emevilerin çöküşüyle iktidarı ele geçiren Abbas oğulları, Ali oğullarına baskı ve şiddeti artırmış, özellikle Halife Mansur, kendisine biat etmeyen Hasan oğullarını hedef almıştı. İşte bu dönemde Hasan oğullarına yapılan baskılara dayanamayarak Medine’de Muhammed b. Abdullah Muhammed (Nefsü’z-Zekiyye) ve Basra’da da kardeşi İbrahim isyan etmiş, kısmi bir başarıdan sonra beş ay gibi bir zamanda hareketleri şiddetle bastırılmıştı.

Abbasiler döneminde uzunca bir süre dağınık halde kalan Zeydîler, faaliyetlerini nüfuz boşluğu olan bölgelere kaydırmışlardır. Ayrıca Abbasi halifelerinin siyasî otoritelerinin zayıflamasından da istifade ederek kuzeyde Taberistan, güneyde de Yemen’de yeniden ayaklanmışlar ve iki ayrı devlet kurmayı başarmışlardır.  Güneyde Yemen Zeydîliği, dönem dönem etkinliğini artırmakla birlikte varlığını günümüze kadar devam ettirebilmiştir. Zeydîliğin bugün devam eden en önemli kolu Yemen’in resmî mezhebi durumundaki Kâsımıyye’dir.

Görüşleri:

Zeydiyye fırkasının görüşlerinin önemli bir kısmı Mutezile ile örtüşmektedir. “el- Menzile” ilkesi hariç Mutezilenin diğer dört esasını küçük bazı farklılıklarla birlikte benimsemiştir.

Tevhit, adalet, vaad ve vaîd ile emr bi’l-maruf nehiy ani’l-münker esasları hemen hemen aynı gibidir.Zeydiyye’yi, Mutezileden ve özellikle İmâmiyye Şia’sından ayıran temel farklarını ortaya koyan yönleri, imamet ve büyük günah işleyenler hakkındaki görüşleridir.

 

a- İmametle Alakalı Görüşleri

İmamet konusu, Kasım b. İbrahim’den itibaren inanç esasları arasında sayılmaya başlamıştır.

ı) İmamette nass ile tayin ya da vasilik söz konusu değildir. Hz. Peygamber sağlığında isim vererek ve şahıs belirterek yerine bir imam tayin etmediği gibi birilerini de vasiyet etmemiştir. Ancak imamın sahip olması gereken özellikler bildirilmiştir. Bildirilen bu özellikler doğrultusunda Hz. Ali’nin Hz. Peygamberden sonra imamete en layık kişi olduğu kabul edilir.

ıı) İmam olabilmek için en gerekli özellik, faziletli olmaktır, bunun da ölçüsü takva ve ilimdir. Takva, günah işlemekten sakınmak ve çok sevap işlemektir. İlim ise, Hz. Peygamber’den Ali yoluyla alınmış gizli ve özel bir bilgi (vehbî) olmayıp her insanın öğrenmekle sahip olabileceği sonradan elde edilmiş türden bir bilgidir, yani kesbîdir.

ııı) İmamın sadece Kureyşî olması yeterli değildir, aynı zamanda Haşimî ve Fatımî de olmalıdır. Bu görüşle imametin Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’dan olmayan Muhammed b. el-Hanifiyye ve evladına geçmesinin önüne geçilmiştir. Bununla birlikte Zeydiler, Hz. hasan soyundan gelenlerin imametini kabul ederler ve bu görüşleriyle İmamiyye fırkasından ayrılırlar.

ıv) İmam olacak kişinin imametini açıktan ilan etmesi gerekir. Buna göre imamın, İmamiyye’deki gibi, beklenen ve gizli olmasının aksine insanlar arasında yaşayan, dinî hükümleri uygulayan ve onlara rehberlik eden birisi olmalıdır.

v) İmamette “efdal”in bulunduğu zemin ve zamanda “mefdül”ün imameti de geçerlidir.Zeyd’e göre, Hz. Peygamber’den sonra en faziletli kişi Hz. Ali’dir ve imamete en layık odur. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ise, Ali’ye göre daha az faziletlidir. Ancak en üstün birisi varken, dünyevî maslahat ve acil menfaat dolayısıyla, doğabilecek fitneyi bertaraf edecek ve herkesin gönlünü birleştirecekse, daha az üstün olan (mefdul) biri, imam olabilir. Bu sebeple Hz, Ebû Bekir ve Ömer’in hilafetleri meşrudur ve onlar gasıp olarak görülemez.

vı) İmamın “ismet” sıfatı yoktur. İmam, en küçük şüpheli şeylerden dahî kaçınmalı, dine uyma konusunda fevkalâde hassas olmalıdır; çünkü onun, İmâmiyye’nin iddia ettiği şekilde, günahlardan korunmuş olmak gibi bir vasfı, yani “ i s m e t ” sıfatı yoktur.

vıı) İmamlık vasıflarını taşıyan Hasan veya Hüseyin’in oğullarından herhangi birinin, imametini açıkça ilân ederek halkı kendisine davet etmesi ve gerekiyorsa, bu yolda zâlim idareciye karşı çıkması icap eder.

b- İman-Amel İlişkisi

Onlara göre, büyük günahlar îmânı yok ettiği için, büyük günah işleyen kimse mümin olarak kalamaz. Böylece Zeydiyye, ameli îmândan saymakla Haricilere benzemiş oldu.

Zeydîler, fıkhî meselelerde genellikle Ehl-i Sünnet’in Hanefiyye mezhebine daha yakın bir görüşü benimserler. Ayrıca onlar, -İmâmiyyeden farklı olarak- mestler üzerine meshetmeyi, âdil veya zâlim olsun herkesin arkasında namaz kılmayı; Ehl-i Kitâb’ın kestiğini yemeyi caiz görmüşler, muvakkat evliliği (mut’a nikahı) haram saymışlardır.

Günümüzde Zeydiyye

Birinci Dünya savaşında Osmanlı, 1918 yılında Yemen’i terk etmek zorunda kalır. Geri çekilen Osmanlı birlikleri idareyi İmam Yahya’ya bırakmışlar, İmam Yahya 1948 yılındaki ölümüne kadar 44 yıl Yemen’de Zeydî hâkimiyetini sürdürmüştür.Zeydiyye iktidarda olmamakla birlikte ülke nüfusunun yaklaşık %55’ini oluşturmaktadır.Yemen’in dışında Ürdün başta olmak üzere diğer Arap ülkelerinde, Amerika ve Almanya gibi bazı Batılı ülkelerde de sayıları tam olarak belli olmasa da Zeydîlerin yaşadığı bilinmektedir. Yemen’in geri kalan nüfusunu genellikle Şafii mezhebine mensup olanlar oluşturmaktadır. Bugün Yemen’de, Şâfîîler ile Zeydîler arasında hukukî açıdan herhangi bir çatışma yoktur. Her iki topluluk da aynı camide aynı imamın arkasında namaz kılabilmektedir.



Düzenleyen muallim sani - 28Nisan2010 Saat 00:02



IP

Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma


Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,094 Saniyede Yüklendi.



gebelik hesaplama | ehliyet yenileme | boğaz ağrısına ne iyi gelir | apandisit belirtileri | mtv hesapla | hamile kalmanın yolları | rüya yorumları tabirleri | rüya yorumları tabirleri | kombi bakımı | kombi servisi | kredi mevduat | krediler bankalar | arapça sözlük | arapça çeviri | uygun krediniz | banka şubeleri | finansbank internet bankacılığı | akbank müşteri hizmetleri | ziraat bankası internet bankacılığı