Onlinearabic.net Anasayfası   Aktif KonularAktif Konular  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş   
aöf ilahiyat önlisans arapça dersleri
Ankara İlahiyat İLİTAM 1. Sınıf Dersleri
  Forum Anasayfası Onlinearabic.netİLİTAM - İLAHİYAT FAKÜLTESİ LİSANS TAMAMLAMA PROG.İlitam Öğrencileri Tanışma BölümüAnkara İlahiyat İLİTAM 1. Sınıf Dersleri
Mesaj icon Konu: Din bilimleri ünite 3 Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Pratik Arapça Dersleri
Yazar Mesaj
Nurulhak
Faal Üye
Faal Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 11Kasım2006
Gönderilenler: 270

Alıntı Nurulhak Cevapla bullet Konu: Din bilimleri ünite 3
    Gönderim Zamanı: 01Kasım2009 Saat 23:52



İNSANIN RUHSAL GELİŞİMİ ve DİNİ DEĞERLERİ

 

 

Yrd. Doç. Dr. Öznur ÖZDOĞAN

 

İnsanın Ruhsal Gelişimi

 

İnsanın ruhsal gelişiminin bilinmesi ve bu bilgi kullanılarak, değerlerin özüne uygun olarak yaşanması günümüz insanlığının en önde gelen ihtiyaçlarındandır.

 

Dürüstlük kendimizi tüm zayıflıklarımızla ve olumsuz karakter özelliklerimizle görmeye hazır olmak; cesaret ise gördüklerimizi kabullenmeye hazır olmaktır. Tüm bilimlerin amacı insanlığın mutluluğuna , barışa ve huzura hizmet etmektir. Bunu bazen müspet ilimler, bazen de manevi ilimler yapar. Son yıllarda müspet ilimlerin ağırlığı yaşanmaktadır.

 

Günümüzde tatmin olmak, mutlu olmak şeklinde algılandığı için bireyde ve toplumsal yapıda bir takım çatlaklar oluşmaktadır. İnsanın ruhsal gelişimi ve bunun sonucunda değerlerin özüne uygun olarak yaşanması şu anda dünya toplumunun en önde gelen ihtiyaçlarındandır.

 

BM Genel Sekreterliği’ni yürütmüş olan Dag Hammerskjöld şöyle der:

 

“Sürekli bir dünya barışı için hiçbir ümit görmüyorum. Biz her şeyi denedik. Fakat hazin şekilde başarısızlığa uğradık. Eğer dünya yeniden bir ‘manevi doğuş’ yaşamazsa medeniyet yok olmaya mahkumdur.”

 

İnsan ruhu, varlığın özüyle iletişime derin ihtiyaç duymuş ve bunu imkan dahiline sokmak için didinmiştir. Mistik-Tasavvufi düşünce insana bu hasretini dindirmede yardımcı olan ve varlığının özüyle teması mümkün kılacağını söyleyen bir yaklaşım tarzıdır.

Peygamberli dinler veya semavi dinler diye andığımız kurumların tarihleri incelendiğinde bunların da, mistik düşünce ve yaklaşıma ağırlık veren bir yapıya doğru geliştiklerini görürüz.

 

Hem dinler tarihinde, hem de bir dinin bizzat kendi tarihi içinde, mistik düşünce ve anlayışa doğru bir gelişme esastır. O halde, gerek insanlık tarihinde, gerekse ele alınacak bir dinin kendi tarihinde yüksek seviyede anlayışlara hitap eden ve herkesin kolayca anlayamayacağı bir ‘sırri alan’, başka bir ifadeyle bir ‘inisiasyon’ olayı mutlaka olmuştur. Çünkü din; genel çerçevede, bütün kitlenin anlayacağı dille; yalnız ‘asgari müşterekleri’ verir.

Bunların ötesinde, gelişmiş benliklerin bağlantı kurmak istedikleri sonsuz bir ruh ve bilgi alanı vardır. Bu alan herkesin önüne rasgele açılamaz. Bu alana ait sırlar ve ilkeler ve bu alanın kavranmasına ilişkin eğitim bazı özellikler gösterir. Bu özellikler ancak bunlara dost olabilecek seviyedeki benliklere açılabilir. Bunun içindir ki, bu düşünce ve disiplinin ifade edilmesi için kullanılan ‘mistisizm’ deyimi, Latince’deki ‘gizli olmak, dudakları, gözleri kapamak ’ anlamındaki mysteriumdan alınmıştır.

Tasavvuf bir ‘aksiyon mistisizmi’dir. Onda ‘aşk ve birlik şuuru’nun da büyük yeri olmakla birlikte, hâkim karakter aksiyondur. Bunu; sufinin, başka bir deyimle insanın oluşa katılımı olarak adlandırabiliriz. Her şeyden önce Tasavvuf, Allah’ı varlığın dışında, yapıp bitirdiği bir eseri uzaktan seyreden bir sanatkâr olarak görmez. Allah; oluşun, zamanın, varlığın ta kendisidir. Allah, varlığı kendisinin sürekli tecellileri olarak parıldatmaktadır.

 

Erich Fromm, Psikanaliz ve Zen Budizm’ adlı kitabında şöyle diyor;

 

Gerek Psikanalizin, gerek Zen’in insanın doğal yaradılışı ve insana yeni bir biçim vermeye dönük uygulamalarla uğraşmaları bir yana, birbirine benzemeyen yanları benzeyen yanlarından daha ağır basıyor gibi görünüyor. Psikanaliz, her yanıyla dinle ilgisi olmayan bilimsel bir kavram. Buna karşın Zen, aydınlanmaya ulaşmayı amaçlayan bir kuram ve uygulamadır ve batıda ‘dinsel’ ya da ‘gizemli’ diye adlandırılabilecek bir yaşantı.

 

Uzakdoğu Felsefesinin en önemli noktalarından biri; her insanın içinde uyanmak, aydınlanmak yeteneği olduğunu, kendi yolunu kendi kendine bulabileceğini söylemesidir.

 

Ayrıca Uzakdoğu öğretisinde insanın ruhsal gelişimi bedenle bütünleştirilerek geliştirilmiştir; insan vücudunun ‘yedi enerji merkezi’ içerdiğini, her merkezin tüm insanlığın ortak ‘ruhsal bir hayat dersi’ni temsil ettiğini, her aşamada kişisel ve ruhsal gücün arındığını belirtir.

 

Enerji merkezleri sürekli devir halindedir. Bu yüzden Sanskritçe tekerlek anlamına gelen chakra (çakra) adı verilmiştir. Kundalini, Hint öğretilerinde, Tanrı’nın dişi görünümü olan ve Shakti denen ‘yaratıcı kozmik enerji’yi temsil eder.

 

Kundalini enerjisinden başka, omurgadan her bireysel çakraya akan bir ‘güç’ daha vardır: Saf İlahi Varlığın, Tanrı’nın görünmeyen enerjisi. Bu enerji insan varlığını, İlahi varlığın ortaya çıkmamış ve her yerde bulunan temeli olarak görülmesini sağlar. Bedene ‘taç çakra’dan giren bu enerji, özellikle çakralardaki tıkanıklıkları çözmek için uygundur.

 

Ahlak gelişiminin bilişsel bir yaklaşımla incelenmesi ve getirilen açıklamalar insanın ruhsal gelişimine getirilen açıklamalarla örtüşmektedir. Sosyal Psikoloji alanında araştırmalar yapan Kohlberg’in ergenlikten yetişkinliğe uzanan ahlak gelişim evreleri ruhsal gelişimin hayata yansıyan, somutlaşan yanını sunmaktadır.

 

İslam Tasavvufunda gerçeğe ulaşmak için çıkılan manevi bir yolculuk olarak tanımlanabilecek olan seyr-i süluk, nefsi ruhun emrine (yönetimine) verme hareketi olarak da algılanabilir . İnsan nefsinin, nefse ait özelliklerden kurtarılıp güzel bir ruh durumuna gelmesi için yapılan bu yolculukta aşağıdan yukarı doğru gidildikçe mükemmellik kazanan nefsin yedi şekli ve tavrı vardır. Bunlara ‘nefsin mertebeleri’ denmektedir. Bunlar Kur’an-ı Kerim ayetlerine dayanılarak oluşturulmuştur. (bkz. Ruhsal Gelişim Tablosu)

Politik, ekonomik ve dinsel anlamda bize sunulan değer dizgelerinin başarısız ve yetersiz olduğunun kanıtlandığı bir geçiş döneminde yaşıyoruz. Artık hiçbir şey uğruna ufak ya da büyük fedâkârlıklara değmiyor. Buna gereksinim duyan insan iyi ya da kötü her türlü umudun üzerine atılmaya hazır bir şekilde bekliyor.

               

Bu hastalığın çözümü ise açık;

                “İnanabileceğimiz, kendimizi adayabileceğimiz, gerçek bir insani değerler dizgesine gereksinim duyuyoruz. Deneysel temellere dayanan böylesi bir dünya görüşü, en azından kurumsal açıdan, artık gerçek bir olasılık olarak karşımızda duruyor.”(Maslow)

               

Değerleri yaşamada duygular etkilidir. Her duygunun kendine özgü bir değeri ve önemi vardır. Aristo’nun tespit ettiği gibi, makbul olan uygun duygudur, yani koşullarla orantılı biçimde hissedebilmektir. Duygular fazlasıyla bastırıldığında donukluk ve uzaklık meydana getirir; kontrolden çıktığında, aşırı ve ısrarlı, patolojik bir hale gelir. Acı çekmek ruhu olgunlaştırabilir.

 

                Spranger  ‘Types of Men’ (1928) adlı eserinde altı temel insan tipi çizmiştir:

 

                1. Dindar insan: Geleneksel ve dini değerleri ön planda tutar.

                2. Politik insan: Güç, kuvvet, şöhret ve diğer insanlar üzerinde nüfuz sahibi olmayı ister.

3. Sosyal insan: Başkalarını sever, yardımda bulunur ve bencil olmaz. Bu tip insan için en önemli değer ‘insan sevgisi’dir.

4. Estetik insan: Fiziksel ve sosyal çevresini zarafet, simetri ve uygunluk açısından algılama ve anlamlandırma eğilimindedir.

5. Ekonomik (faydacı) insan: Tutum ve davranışlarının kendine neyi kazandıracağını hesap eder.

6. Bilimsel insan: Gerçeğe, bilgiye, muhakeme ve eleştirici düşünceye büyük önem verir. (Buna teorik ve spekülatif insan da denir.)

 

                Cowey ise bu tipleri merkezler olarak kavramlaştırmıştır.  Merkezleri belirleyen 4 temel etken vardır: Güvenlik, Rehberlik, Bilgelik ve Güç. Bunlar birbirine bağımlıdır.Güvenlik ve açık seçik bir rehberlik, gerçek bilgeliği sağlar, bilgelik ise gücü ortaya çıkarıp yönlendirecek bir kıvılcım ya da katalizör işlevini görür. Bu dört etken uyumlu bir şekilde bir arada bulundukları zaman soylu bir kişilik ve dengeli bir karakter oluşturur.

 

                Cowey’e göre hepimizin bir merkezi vardır:

               

1. Eş merkezli İlişkiler:

 

Bu ilişkilerde güçlü bir duygusal bağımlılık vardır. Her şey yolunda gibi gözükse de sadece hayali bir güvence vardır. Anlık duygunun rehberliği vardır.

 

                2. Aile merkezli olanlar:

 

Kişisel değerini ya da güvenlik duygusunu aile geleneği ve kültüründen alırlar.

 

                3. Para merkezli olanlar:

 

Güvenliğin en büyük kaynağı iş, gelir ya da net maddi varlıktır. Bunların etkilenmesi bizi de etkiler, rahatımız kaçar ve kaygılanırız.

 

                4. İş merkezli olanlar:

 

Bunlar işkolik olabilir. Sağlıklarını, ilişkilerini feda ederek üretmek için kendilerini zorlarlar.

 

                5. Mülkiyet merkezli olanlar:

 

Bunların güvenliği itibarlarına ve sahip oldukları şeylere bağlıdır, dolayısıyla sürekli bir tehdit altındadırlar.

 

                6. Zevk merkezli yaşantı tarzı olanlar:

 

Bunlar bir önceki zevk eğlence düzeyinden bıkar ve sürekli fazlasını isterler. Daha ‘doruk’ noktayı isterler. Tümüyle kendine tutkun olurlar. Bütün yaşamını, o anda ve orada sağladığı zevke göre yorumlarlar.

 

                7. Dost merkezlilik:

 

İnsanın odak noktasını bir tek kişi oluşturduğu için evliliğin bazı boyutlarını da içerir.

 

                8. Din merkezlilik:

 

Din kurumun amaca yönelik bir araç olarak değil de, bir amaç gibi görmek, kişinin bilgeliğini ve denge kavramını zayıflatır. Bir din kurumu insanlara güç kaynağını öğrettiğini iddia eder ama hiçbir zaman bu gücün kendisi olduğunu iddia etmez.  

İslam’ın öz yapısı kurumsal nitelik taşımaz. İnsan Allah ilişkisi doğrudan, bir araca ihtiyaç hissetmeden gerçekleşir.

 

9. Ben  merkezlilik:

 

Bunun en belirgin türü bencilliktir. Kısıtlı olan ‘ben’ merkezinde pek az güvenlik, rehberlik, bilgelik ve güç vardır.

 

Çoğu zaman bir insanın merkezi bunların bir karışımı olabilmektedir. Kişi bir merkezden diğerine geçtikçe yaşam boyu alçalıp yükselen bir atlı karınca gibidir. Bir zayıflığı dengelemek için bir başka zayıflıktan güç alır. Ne tutarlı bir yön duygusu vardır, ne de sabit bir güç kaynağı ya da kişisel kimlik ve değer anlayışı.

 

Cowey bize “ilke merkezli” olmayı önerir. Bu yaşamımızın her açıdan uyumlu ve tutarlı olmasını sağlar. Bu ilkeler, binlerce yıllık tarihin tanıklık ettiği, insanı gerçek başarı ve mutluluğa götüren değerlerdir.

İnsanın Ruhsal Gelişimi Hakkındaki Yaklaşımların Kısa Bir Değerlendirilmesi

 

Ruhsal gelişim ile vicdan arasında yakın bir ilişki vardır. Vicdan; bulmak, var olmak anlamında olup değer içeren yaşantı durumlarında ‘karar verme mercii’dir. Dolayısıyla vicdan gelişimi, bir anlamda insanın değer yüklü davranışlarında kendi kararlarını doğru bir şekilde alabilmesi gücünün gelişimi anlamına gelmektedir. Vicdan geliştiğinde ve yaşadığında insan gerçekten var olur.

Ruhsal gelişimimizde ilk üç düzeyde ‘otoriter vicdan’ımız etkili olmaktadır. Ruhsal gelişim sürecinde ilerlerken, özellikle sevgi yeteneğimizin gelişmesiyle, vicdanımız dış otoriteden iç kontrole doğru yol almaya başlar. Artık dış baskıdan arınarak özümüzün sesini daha güçlü duymaya başlarız. İlgimiz içimize, ruhumuza  yönelmiştir.  Hislerimizde, düşüncelerimizde  ve davranışlarımızda daha güvenilir bir kaynak etkili olmaktadır. Bu kaynak, ‘gerçek vicdan’ ya da Erich Fromm’un deyimiyle ‘insancıl vicdan’dır. Dördüncü düzeyden sonra ise gerçek vicdanımız bize eşlik eder.

 

Alt gelişim düzey ve evrelerinde değerleri özlerinden uzaklaşmış olarak algılıyoruz ve yaşıyoruz: Sabrı tahammül olarak, özveriyi fedakarlık olarak, mutluluğu tatmin olmak olarak, azmi hırs olarak, acıyı (olgunlaştırıcı olarak değil de) ruhsal dengemizi bozacak bir üzüntü olarak  yaşıyoruz.

Gerçekte evrensel değerleri yaşamak; bu kavramları anlam kodları değişmeden anlamak ve yaşamaktır. İleri gelişim düzeylerinde ise değerleri kendi anlam ve değerleri ile yaşama seviyesine doğru ilerliyoruz.

 

Manevi Değerler

 

Değerler Psikolojisi

 

Çağımızda ‘yaşamak’ sanat olma niteliğini yitirmiş görünmekte ve yaşamın hiçbir özel öğrenme çabası gerektirmeyecek  kadar basit bir iş olduğuna inanılmaktadır. Bize hayatın amacının mutluluk değil de görevimizi yerine getirmek ya da kazanmak olduğu öğretiliyor. Bu sebeple psikoloji ve din psikolojisine önemli görev düşmektedir.

‘Değer’ kavramı kişinin nesne ile bağlantısında beliren şey anlamındadır. Hilmi Ziya ÜLGEN’e göre değer ‘var oluş alanı’na aittir…Her şeyden önce bir varlığın tespitine dayanır ve ancak sezgi ile kavranabilir… İster içimizde ister dışımızda olsun tespit ettiğimiz değer bir ‘varlık’tır. Bir şey ne kadar somutsa o kadar değer karakterini kazanır, ne kadar soyutlaşırsa o kadar değerden uzaklaşır.

Soyut kavramların hakikatı vardır. ‘Tanrı’ üstün bir değerdir dediğimiz zaman, yaşanmış ve duyulmuş olarak, yani ilahi bir varlık olarak değerdir, soyut kavram olara




IP

Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma


Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,094 Saniyede Yüklendi.