Onlinearabic.net Anasayfası   Aktif KonularAktif Konular  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş   
aöf ilahiyat önlisans arapça dersleri
Prof. Dr. Bedrettin AYTAÇ (Kilitli Forum Kilitli Forum)
  Forum Anasayfası Onlinearabic.netARAP DİLİ ARAŞTIRMALARIArap Dili ve Edebiyatı AraştırmalarıProf. Dr. Bedrettin AYTAÇ
Mesaj icon Konu: Selâme Mûsâ ve Arap Dili Üzerine Görüşler Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Pratik Arapça Dersleri
Yazar Mesaj
idinc
Yönetici
Yönetici
Simge
Site ve Forum Yöneticisi

Kayıt Tarihi: 21Ağustos2006
Gönderilenler: 2781

Alıntı idinc Cevapla bullet Konu: Selâme Mûsâ ve Arap Dili Üzerine Görüşler
    Gönderim Zamanı: 26Haziran2008 Saat 10:02



Selâme Mûsâ ve Arap Dili Üzerine Görüşleri

Prof. Dr. Bedrettin Aytaç

 

Kıpti kökenli Mısırlı yazar Selâme Mûsâ (1887-1958), edebiyat,dil,  tarih, sosyoloji, psikoloji konularındaki fikir yazıları ile tanınmış bir düşünce adamı ve gazetecidir. Mısır’ın Nil Deltası’ndaki Zakâzîk kentinde, yüksek derecede bir memur babanın oğlu olarak durumu iyi sayılabilecek bir ailede dünyaya gelmiştir. Babasını küçük yaşta kaybeden Selâme, ilk öğrenimini Zakâzîk’teki bir Kıpti ilkokulunda, orta öğrenimini ise Kahire’de tamamlamış, Londra’da ekonomi dalında yükseköğrenime devam etmiştir. Meslek olarak yazarlığı seçmiştir. I. Dünya Savaşı’nın büyük kısmında İngiltere ve Fransa’da bulunmuş, Mısır’a döndükten sonra 1923-29 yılları arasında, Corcî Zeydân’ın kurduğu el-Hilâl dergisinin editörlüğünü yapmıştır. 1929’da kendi dergisi el-Mecelle el-Cedîde’yi kurmuş,1942’ye kadar bu dergiyi çıkarmıştır (ii). 

el-Mecelle el-Cedîde, Selâme’nin batılılaşmadan yana, Mısır’ı diğer Arap ülkelerinden farklı bir kimlikte görmekten ve Mısır’ı Arap yarımadasıyla değil de Firavun uygarlığıyla ilişkilendirmekten yana görüşlerini ifade aracı olmuştur. Batılılaşma ve Mısır’ın diğer Arap ülkelerinden farklı kimliğini vurgulayan Mısırcılık görüşlerinin, Selâme Mûsâ’nın düşünce yapısını belirlediğini görmekteyiz. Selâme Mûsâ, yetişme döneminde Ibsen, Renan, Shaw, Dostoyevsky, Rousseau, Gorky, Tolstoy, France, Darwin, Freud gibi Batılı yazar, düşünür ve bilim adamları ile Gandi ve Nehru gibi Doğulu devlet adamlarının eserlerini okumuş ve onlardan etkilenmiştir. (iii) Bunlardan Freud ve Darwin’in, üzerindeki etkisi daha belirgin gözükmektedir. Evrim ve bilinçaltı teorilerinin, birlikte zihninde “yeşerdiğini,” kendisini yeni bir yaratıcı düşünceye ulaştırdığını belirtir. Freud’un, psikoloji konusunda kendisine ufuk açtığını ve cesaret verdiğini ifade eder (iv). Nehru’yu Hint dili ile konuşan bir Avrupalı olarak değerlendirerek, onun ancak özgürlük, eşitlik ve anayasacılık gibi Avrupa’da benimsenmiş birtakım ilkeleri öne çıkartmak suretiyle ülkesinde çağdaş bir reformu gerçekleştirebilmiş olduğuna dikkati çeker ve bu tür ilkeleri esas almaksızın herhangi bir Doğu toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamayacağını savunur[v]. Batılılaşma, Selâme’ye göre, gelişme için vazgeçilmez ve karşı konulamaz bir unsurdur. “Tabia’l-Hadare’l-Evrûbiyye (Avrupa Uygarlığının Doğası)“ başlıklı bir makalesinde şöyle der:

 “Avrupa uygarlığı,  bu dünyada nerede olursa olsun, galip gelir ve hakim olur.  Bir milletin, ona karşı koyduğu takdirde yaşaması mümkün değildir. Burada yaşamakla güç, bilgi ve zenginliği kastediyoruz.Hatta Japonlar, Asya’nın bu eski milleti de, ancak Avrupa uygarlığının esaslarını alarak son savaştan önceki yüksek düzeyine ulaşmış ve kalkınmıştır[vi]

 

Selâme, bu bağlamda, Mısır’ın sosyal ve ekonomik bakımdan geri kalmışlığından, yirminci yüzyıla yakışan bir durum içinde olmadığından, kültürel bir kısırlık içinde bulunduğundan şikayet eder. [vii]Bu sorunların çaresi olarak da  batılılaşmayı görür ve Doğu kültürünü savunanlarla mücadele etmeyi ve toplumu Batı uygarlığına, değerlerine, ideallerine yöneltmeyi Mısır edebiyatçısının görevi olarak kabul eder.[viii] Londra’da ekonomi dalında yükseköğrenim görmek için bulunduğu sırada tanıştığı B.Shaw’ın toplumcu görüşlerinden  etkilenmiş olmakla birlikte Selâme daha çok İngiltere’deki Fabian-Society çizgisinde ılımlı bir toplumcu olarak kalmış ve reformist yönüyle batılılaşma taraftarlığı daha ağır basmıştır.[ix] Avrupa’daki maddeci anlayışı, sanayiyi, fabrikaları getiren bilimin bir meyvası olarak niteler ve bu anlayışın da bazı kusurları bulunduğunu, ancak sağladığı fikir ve sosyal özgürlüğü, kanunlar, kadın-erkek eşitliği, zenginliğin artışı gibi yararların yanında bunların çok önemsiz kaldığını vurgular.[x] Kadının özgürleşmesi de Selâme Mûsâ’nın batılılaşma bağlamında üzerinde durduğu  konulardandır. Mısır’ın bu konuda geri kaldığını şu sözlerle dile getirir:

İlginçtir ki, biz kadın hürriyetini Türklerden önce dile getirmiştik. Ancak onlar uygulamada bizi geçtiler, ilerlediler ve biz geri kaldık.[xi]

Mısırcılık görüşünde ise, Ahmed Lutfî es-Seyyid(1872-1963)’in Mısırcılık ve tam bağımsızlık görüşlerine inanmış ve desteklemiştir. es-Seyyid’in, el-Cerîde’ deki yazıları, onun Mısırcılık görüşlerinin şekillenmesinde rol oynamıştır. Bu görüşler, Mısır’ın tam bağımsız olmasını ve vatandaşlarla devlet arasındaki ilişkilerin demokratik bir şekilde düzenlenmesini içeriyordu.[xii] Firavuncu tarih anlayışının şekillenmesinde ve Eski Mısır’ın dünya uygarlığının temeli olduğu görüşüne inanmasında, Eliot Smith’in rolünü itiraf eder ve ondan etkilenerek, “Uygarlığın Temeli Mısır” adlı kitabını yazdığını belirtir.[xiii] Selâme Mûsâ, Mısır’da 1922 yılında  Tut Anh Amun’un mezarı ve hazinesinin ortaya çıkarılmasından sonra hız kazanan, Mısır’ı firavun medeniyetinin devamı olarak gören, Mısır’ın Arap ve İslam kimliğinden farklı kimliğe sahip olmasını öngören firavunculuk görüşünü savunan entellektüeller arasında yer almıştır[xiv].

Selâme Mûsâ’nın Arap Dili üzerine görüşlerini birkaç noktada toplayabilmek mümkündür. Bunlardan biri, Arap Dilinin çağın ruhuna uygunluğu sorunudur. Selâme’ye göre Arap Dilinin kavramları çağın ruhuna uymamakta ve değerlerini yansıtmamaktadır. Burada, çağın değerleri ile büyük ölçüde demokratik değerleri kastettiğini görmekteyiz. Onun bu görüşlerinde dil-toplum etkileşiminin önemli rol oynadığını görürüz. Burada, Alman dilbilimcisi Wilhelm von Humboldt (1767-1835)’un görüşlerinin izlerini bulmak mümkündür. Humboldt’a göre, milletlerin dünya görüşleri dillerine yansır ve bu görüşlerini onların dillerinden çıkarmak mümkündür.[xv] Selâme, buradan hareketle, Arap Dili’nin hala Abbasiler Çağındaki şekliyle yaşadığı ve bunun da Arapların düşünce yapısına olumsuz etkiler yaptığını belirtir. Ona göre, bu kelimelerin uyandırdığı çağrışımlar bu çağın demokratik yapısını yansıtmamaktadır. Örneğin bakan kavramının, Arapça el-vezir kelimesiyle karşılanması, A.B.D.de ise bunun için secretary ifadesinin kullanılması gibi. Ona göre ilk kelimenin uyandırdığı çağrışım aristokratik, ikincisininki ise demokratiktir.[xvi] Selâme’ye göre, Arapça’da bugün sâhibu’l-izze, sâhibu’s-sa’âde, sâhibu’d-devle gibi demokratik ilkelerle bağdaşmayan kelimeler bulunmaktadır. Yine, hadret kelimesinin Arapça’ya çevirisi mümkün değildir.[xvii] Halihazırdaki Arapça yazı dilinin, çağın ihtiyaçlarını karşılamadığını belirterek, şöyle eleştirir:

Çünkü biz, çağdaş olmayan bir dille çağdaş konuları ele almaya çalışıyoruz. Bazı yazarlarımızın, Câhiz’in diliyle yazmaya çabaladığını görürsün. Câhiz, kendi çağında usta olmasına rağmen bize uymamaktadır. Çünkü o, fıkıhçıların kullandığı ve çöle işaret eden kelimeyi seçiyordu. Emirlere ve vezirlere hitap ediyordu. Zihninde bizim hitap ettiğimiz bir topluluğu canlandırmamış, bizim ele aldığımız konuları ele almamıştı.”[xviii]

Selâme, dilde değişimin gerekliliği konusunu da bir benzetmeyle dile getirir:

Kelimelerine önem vermeyen, yenilemeyen ve yeni kelimeler türetmeyen bir millet, sahte paranın dolaşımına izin veren bir milletten daha kötü durumdadır. Çünkü biz maden ya da kağıt paralarla bedenin, kelimelerle ise ruhun ihtiyaçlarını satın alırız. [xix] 

Selâme Mûsâ, Cengiz Han’ın Bağdat’ı ele geçirdiğinde, devlet büyüklerinin isimlerinin yanında bu süslü, iltifat içeren ifadelerin kullanılmasını yasakladığını, dilde basitleşme için ısrar ettiğini, o dönem yazarlarından İbn Arab’ın ise bunu yoldan sapma olarak nitelediğini belirtir ve bunun nedenini, Arap ülkelerinde eskiden beri yaşanan dildeki klasikçilik ve gericilik “hastalığı” ile açıklar.[xx] Selâme’ye göre, Arap Dili, Abbasi dönemi ruhunu içerdiğinden, o dönemin özelliği olan savaş toplumu ruhunu da  yansıtmaktadır. Bundan dolayı savaş hitabeti ve şiiri gelişmiş, bu da dile yansımıştır. Barışçı bir toplumun hedeflendiği  bir dönemde, savaş ruhu taşıyan bir dil kullanmanın barışçı toplum hedefiyle çeliştiğini belirtmektedir.[xxi] Selâme, bunu bir Arap ve İngiliz şairini kıyaslayarak da açıklamaya çalışır:

Ebû Temmâm bir Arap şairi, Milton ise bir İngiliz şairidir. İlki, yalan ve çirkin sözünü söylemiştir:”Kılıç, kitaptan daha doğru sözlüdür. İkinci ise şöyle demiştir:  Bir insanı öldüren, Allah’ın sureti olan akıllı bir yaratığı öldürmüş olur. Fakat iyi bir kitabı yok eden kimse, aklın kendisini yok eder ve sanki Allah’ın suretine darbe vurmuş gibi  olur. Ancak  kitaplar kesinlikle ölü şeyler değildirler. Çünkü onlar , aynı türden oldukları  nefis gibi canlı olmak için hayat kuvvetini içerirler[xxii].”

Ancak burada Selâme Mûsâ, Ebû Temmâm’ın kullandığı “kitap” sözcüğünü beyitteki anlamıyla anlamamış gözükmektedir. Beyitte, “kitap” sözcüğü fal kitabı anlamında kullanılmıştır. Oysa Selâme, bunu sözlük anlamındaki kitap olarak algılamıştır.[xxiii]  Selâme Mûsâ, tüm klasik Arap edebiyatçılarına karşı olumsuz bir bakış açısı taşımadığını da belirtme gereği duymaktadır. Selâme’ye göre edebiyatçının büyüklüğü için ölçüt, taşıdığı insani ve sosyal değerlerdir ve klasik edebiyatta da ,günümüzde geçerli olan insani ve sosyal değerlere sahip çok sayıda edebiyatçı vardır. Selâme, bunlara örnek olarak İbn Hazm ve İbn Ruşd’u verir ve onları “çağdaş eskiler” olarak nitelendirir.[xxiv]

Selâme, eski Arap toplumunun kadına önemsemez bakışının da mevcut dilde hâlâ yaşadığını, bunun da sağlıklı bir şey olmadığını belirtir:

Sonra, eski Arap toplumundan kadın konusunda miras aldıklarımıza bakınız. Bu toplum, kadını sosyal hayattan neredeyse  tamamen sildi. Fakat biz, Mısır kadınına “itibarını iade ettik.” Ama gelin görün ki, hâlâ eski kelimeleri kullanıyoruz ve “Umm Fulan”, “Haram Fulan” diyoruz ve ismi, kişiliğin bir parçası olmasına ve söylememek kadına hakaret olmasına rağmen söylemiyoruz.”[xxv]

Ona göre, bu sorunların çözümü için dille toplumun örtüşmesi ve demokratik bir toplum oluşturulmak isteniyorsa, dilin de demokratikleştirilmesi gerekmektedir.[xxvi]

Selâme Mûsâ’ya göre, Arap diline ilişkin, bu bağlamda dile getirilebilecek bir konu da, yenilemenin olmamasından dolayı “fosilleşmiş” kelimelerin varlığıdır. Böyle kelimeler de çeşitli zararlara neden olmaktadır. Mûsâ, bu görüşlerini şöyle dile getirir:

“Dildeki fosiller içinde Yukarı Mısır’ın bazı ilçelerinde kullanılan  kan, öç, ırz kelimeleri vardır. Bu kelimeler, her yıl yaklaşık üçyüz kadın ve adamın öldürülmesine neden olmaktadır.[xxvii]

Selâme, “fosil” olarak adlandırdığı bu kelimelerin insanlar arasında ayrımlara da neden olabileceği görüşündedir. Selâme, buna örnek olarak “kafir” ve “necis” kelimelerini vermekte, bu kelimelerin bir sövme anlamı içerdiğini, ve inancın davranışların temeli olduğu, insanların farklı inançlara sahip oldukları için eşit haklara sahip olmadıkları bir dönemden kaldığını, oysa bu çağın tüm insanların eşitliğini öngördüğünü belirtir”[xxviii]

Dili kültürün esası olarak gören Mûsâ’ya göre, kültürü geliştirmenin yolu dili geliştirmekten geçmektedir:

Dilin temeli kültürdür. Çökmüş bir dille gelişmiş bir kültür ve donuk bir dille hareketli bir kültür yaratmak kesinlikle mümkün değildir.[xxix]

Burada da, W. Von Humboldt’un dil-kültür ilişkisine dair görüşlerinin etkilerini bulmaktayız. Humboldt’a göre, dille kültür birbirinden ayrılamazlar. Bir ulusun kültürü gelişmişse, dili de gelişmiştir. Üstün kültüre sahip toplumların dillerinde de üstün olduklarını görmekteyiz  Aynı şekilde, dili ilkel kalmış toplumların kültürleri de gelişmemektedir.

Selâme, eğitim açısından da Arap dilinin bu durumunu sağlıklı bulmamaktadır. Ona göre, Arap dili bu durumuyla gençlere yarar sağlamamaktadır:

el-Mutenebbî’nin divanını inceleyen biri, çağdaş kitap ve gazetelerde alışık olunmayan yaklaşık bin kadar yeni kelime bulur. Fakat Mısırlı gencin, çağımızda bu kelimelerden yararlanması mümkün değildir. Çünkü bu kelimeler çağımıza ters düşen bir savaş toplumunu tanımlamaktadır. Bunlar zekâmızı harekete geçirmemekte veya kesin anlamlar vermemektedir. Aynı şekilde bu kelimeler bize ahlaki ve felsefi bir yön de katmamaktadır.” [xxxi]

Ayrıca Selâme, bu bağlamda Arap dilinde eski çağlardan kalma ve batıl inanışları yansıtan deyimlerin de hâlâ yer aldığını belirtmekte, bunun da bugünkü düşünce yapısıyla çeliştiğini ifade etmektedir.[xxxii]

Selâme Mûsâ’nın, Arapça’ya yönelttiği eleştirilerden biri de, halk dili ve fasih dil  arasındaki ayrımdır ve bu ayrım yalnızca Mısır için değil, diğer Arap ülkeleri için de söz konusudur. Selâme’ye göre bunun sebebi, resmi dil olan yazı dilinin toplumdan kopuk bir şekilde sanki sadece mabetlerde kullanılmak üzere, varlığını sürdürmesi ve böylece gelişmeden uzak kalmasıdır[xxxiii]. Ona göre, bu sorunu aşmak için yapılması gereken, halk dili ve fasih dilin birbirlerine yaklaştırılmasıdır.[xxxiv] Mûsâ, fasih dilin Mısır’ın dili olmamasından dolayı Mısır edebiyatına hizmet etmediğini, onu geliştirmediğini ifade eder.[xxxv] Burada, esas itibarıyla Selâme’nin, Mısır’ı Arap dünyası dışında algılayışı göze çarpmaktadır. Mısır’da, tüm Arap dünyasının ortak dili olan  fasih Arapça’nın yerine, kendine özgü bir dilin kullanılması isteği, Selâme Mûsâ’nın da yer aldığı firavunculuk anlayışının bir sonucu ve dil konusundaki yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Mûsâ, fasih Arapça’ya karşı bu görüşleriyle er-Râfi’î, el-Akkâd, el-Mâzini gibi çağdaşlarının tepkisini çekmiştir. er-Râfi’î, onu “Araplığın ve İslam’ın düşmanı” olmakla suçlamıştır. Selame’ye göre, Mısır’da yazı dili olarak kullanılan Arapça’nın ihtiyaca cevap verememesi ve çeşitli sorunlara sebep olması, büyük ölçüde Mısır toplumunun diğer Arap toplumlarından farklılığından kaynaklanmaktadır:

“Kahire’deki yaşam araçları, bin sene öncedeki Bağdat’tan ve şu anki Merakeş veya San’adakinden farklıdır. Bunun için kültürümüz de farklıdır. Dil, kültürün ardında yürür, kelimeleri de, bu kültürün gerektirdiği anlamları taşır veya bu anlamları taşımaktan aciz kalır ve toplum bir başka dile ihtiyaç duyar.”[xxxvi]

Edebiyatın halk için olması gerektiğini düşünen Selâme’ye göre halkın sorunlarıyla dolu ve halka hitap eden yazar halkın dili ile yazmalıdır. Ancak bu, tamamen halk dili ile olmamalıdır. Çünkü halk dili ifade için yetersizdir.Çoğunluğun anlayabileceği, basitleştirilmiş bir dil kullanılmalıdır.[xxxvii] Görüldüğü gibi, burada Selâme, sadece halk dilinin yetersiz olacağını kabul etmektedir.  Selâme Mûsâ, halk dili konusunu, Avrupalıların Ortaçağ’da kendi halk dillerini geliştirerek Latince’den ayrılmalarıyla karşılaştırır.:

“Avrupa milletleri, ortaçağlarda  kültürel araçları olan Latince’nin, yeni rönesansında Avrupa toplumuna uymadığını ve etkili olmadığını anlayınca onu bırakıp halk dillerine yöneldiler”[xxxviii] Böylece Selâme, fasih Arapçadan ayrılan halk dilinin  zamanla gelişerek Mısır’a özgü bir milli dil haline geleceği düşüncesini taşımaktadır.

Selâme Mûsâ’nın dile getirdiği bir başka konu, alfabe konusudur. Selâme Mûsâ, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kullanılmasını istemiştir. Latin alfabesinin, kendilerini gelişmiş ülkeler arasına sokacağı, kendilerine onların düşünce yapısını kazandıracağı, evrensel düşünceye yaklaştıracağı, bilimsel kelimelerin daha kolay ifade edileceği görüşünü savunmuştur.[xxxix] Latin alfabesine geçilmesi konusunda, Türkiye’yi örnek gösterir. Ona göre, Latin alfabesi geleceğe bir sıçrama olacaktır ve Mısır’ı, kapılarını geçmişe kapayıp, geleceğe açan Türkiye’nin durumuna taşıyabilecektir.[xl] Selâme Mûsâ, bilimsel kelimelerin de Arapçasının kullanılmasının değil, Batı dillerinde ortak olarak kullanılan şeklinin alınması doğru olacağı görüşündedir. Mûsâ, Batı dillerinden bilimsel kelimelerin alınması ile ilgili olarak, Arap dünyasında Avrupa’ya ve Batı kelimelerine tepki duyanlara, Arap dilinde zaten Batı kökenli birçok kelime, Avrupa dillerinde de bir çok Arapça kelime bulunduğunu belirtir. Şam yakınlarında kurulan Tedmur Devleti’nin bir Arap-Yunan Devleti olduğunu, İslam’dan önce çok sayıda Yunanca kelimenin Arapça’ya bu yolla girdiğini ifade eder.[xli] Burada, Selâme Mûsâ, dilde tutuculuğa karşı çıkmakta ve Avrupalıların Arapça asıllı pek çok kelimeyi kullanmakta sakınca görmediğini, buna karşılık Arapların bu konudaki hassasiyetin nedenini anlayamadığını vurgulamaktadır. Ayrıca Arap ve Avrupa kültürlerini yakınlaştırma çabası da görülmektedir.,

Selâme’ye göre Arap dilinin bir objektiflik sorunu mevcuttur. Ona göre, Arap dilinin çağa uyamamasının göstergelerinden biri de, bazı kelimelerin net bir anlam verememesi ve bundan dolayı anlam karışıklığına yol açılmasıdır. Oysa gelişmiş dilin ölçütü, kesin anlamlar verebilmek olmalıdır.Selâme, buna örnek olarak ilkel kabilelerde on sayısının üstündeki miktarların ‘çok’ kavramıyla ifade edilmesini verir. Böylece yüzler, binler ve milyonlar bu ‘çok’ kavramının altında ifade edilmektedir. [xlii] Selâme’ya göre, Arap Dilinde bu yönlerden sorunlar bulunmaktadır. Bunu şöyle açıklar:

“İçimizden biri, muluhiyya yemeğini  sevdiğini söylüyor. Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi ifade etmek için kullandığımız sevgi kelimesi , erkekle  muluhiyya arasındaki ilişkiyi ifade etmek için kullandığımız sevgi kelimesi ile aynı mıdır? İngilizler bu iki anlamı birincisi için “love”, ikincisi için “like” kelimesi kullanarak ayırdediyorlar.[xliii] Mûsâ’ya göre bu tür sorunlar ancak, Arap belagat anlayışında yeniliğe gidilmesiyle aşılabilecektir. Ona göre, yeni belagat anlayışı duygulara hitap etmekle sınırlı kalmamalı akla da hitap etmeli ve çağdaş bir anlayış olmalıdır. İlk amacı, anlaşma olmalıdır. Ayrıca mantıklı, sağlam bir ifadenin hedeflendiği bir belagat olmalıdır.”[xliv] Selâme’ye göre dilde bulunması gerekli en önemli nitelik açıklıktır. Yazarlar, yeni bir halk belagati ortaya koymaya yönelmeli, halkı kendi düzeylerine çıkarmadan önce kendileri halkın düzeyine inebilmelidir. Basit bir üslup kullanarak ve bilinen kelimeler seçerek, yazarlar halkla edebiyat arasındaki engelleri ortadan kaldırmalıdırlar.[xlv]

Salame Mûsâ, bunun yanısıra, belagatin gerekli olup olmadığını da sorgulamaktadır:

Belagat kitapları tasfiye ve elenmeye muhtaçtır. Hatta şunu sormaya hakkımız vardır: Beyan ve belagat kitaplarına ihtiyacımız var mı?Onları bırakamaz ve yazarın bunlara ihtiyacı olmadığı gerçeğini itiraf  edemez miyiz?[xlvi]

Selâme Mûsâ, sürekli bir “halk belagati”nden söz etmekte, halk “belagati”nin yerleştirilmesini savunmakta, ancak bu tür bir belagatin mahiyetine ilişkin somut öneriler ortaya koyamamaktadır.

Selâme Mûsâ’nın değindiği bir başka sorun da, Arap Dilini öğretmenin zorluğudur. Selâme, Arapça’nın halihazırdaki durumuyla öğrenilmesi zor bir dil olduğu ve öğrencilerin boş yere zaman kaybetmesine yol açtığı görüşündedir. Ancak bu yargısını desteklerken, Arapça’yı sadece İngilizce ile kıyaslar:

İngilizce’yi öğrenen çocuk konuşmak, okumak ve yazmak için Ogden’in metoduyla altı aydan fazlasına ihtiyaç duymaz. Arapça’yı öğrenen çocuk ise en az dört yıla ihtiyaç duymaktadır.”[xlvii]

Selâme, Arap yazısının, Arapça’da eril-dişil ayrımının, tekil-çoğul dışında ikil kavramının, kuralsız çoğulların, halk dili ile fasih dil ayrımının bu zorlukları yarattığı düşüncesindedir. Mûsâ, bunun için, dilde hem kural, hem de kelime düzeyinde bir basitleştirmeyi önermektedir. Ona göre, aslında bir araç olarak kabul edilmesi gereken dil öğrenimi, zorluğu ve karmaşıklığından dolayı Arapça’da bu niteliğinden uzaklaşmış ve neredeyse araç değil amacın kendisi olmuştur.[xlviii] Burada, İngiliz anlambilimcisi Ogden’in, dil öğretiminde, dilde çok kullanılan, kesin anlamlar ifade eden kelimelerin esas alınması gerektiği, ve İngilizce için ilk aşamada yaklaşık bin kadar anlamı açık kelimenin yetebileceği önerisinin, rakamda biraz abartı olabileceğini kabul etmekle birlikte, Arapça için de uygulanmasını önerir.[xlix] Bu görüşten etkilenerek, ilkokullarda irab kuralları göz önüne alınmadan, öğrenciye günlük hayatta yetecek sayıda kelime öğretilmesini , liselerde nahiv kurallarına mümkün olduğunca az girilmesini, iraba ise hemen hemen hiç yer verilmemesini ister ve öğrencinin kelime hazinesinin ancak bu şekilde zenginleşebileceğini savunur. Ancak Selâme, nahiv ve iraba girmemekle kelime hazinesinin zenginleşmesi arasındaki ilişkiyi tam olarak açıklayamamaktadır.Selâme’nin, iraba yer verilmemesi şeklindeki görüşünün, Mısırlı yazar ve gazeteci Muhammed Huseyn Heykel (1888-1956) tarafından da dile getirildiğini görmekteyiz. Heykel de, irabın kaldırılarak Arapçanın kolaylaştırılması gerektiğini savunmuştur.

  • Ayrıca, Selâme’ye göre, ders kitaplarındaki okuma parçaları yeniden gözden geçirilerek bu parçaların kapsamı biyoloji, sosyoloji, astronomi, ekonomi, kimya ve biyografi gibi dalları içine. Bu kitaplar, biyoloji, sosyoloji, astronomi, ekonomi, kimya, hayat hikayeleri konularından parçalar içermelidir. Selâme’ye göre halihazırdaki kitaplarda beş yüz ya da bin yıl öncesindeki Arapça kitaplardan parçalar yer almakta ve bunlar da, öğrencide okuma , araştırma ve öğrenme isteği uyandırmamaktadır.[lii]

    Sonuç olarak Selâme Mûsâ, özellikle Arap dilinin çağa uygunluğu sorunu üzerinde durmuş ve bazı noktalarda somut öneriler getirememekle ve yine bazı yönlerden kendi içinde çelişkiler taşımakla birlikte, dil konusunda reform isteğini dile getirmiş bir yazardır. Bu görüşlerinde, çeşitli batılı düşünürlere de yön vermiş olan dil-düşünce ve dil-toplum ilişkisi kuramları önemli rol oynamıştır.



  • Düzenleyen idinc - 26Haziran2008 Saat 10:36



    IP
    idinc
    Yönetici
    Yönetici
    Simge
    Site ve Forum Yöneticisi

    Kayıt Tarihi: 21Ağustos2006
    Gönderilenler: 2781

    Alıntı idinc Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 26Haziran2008 Saat 10:36



    Abstract:

    Egyptian thinker Salama Moussa (1887-1958), under the influence of westernization, and Egyptianism has completed various works on language, literature, history sociology and psychology. The language-culture and language-thougth relations played an important role in Moussa’s views on language. In his works on language, he has  argued  to adapt Arabic to the contemporary standards, replace the Arabic alphabet with the Latin characters, combine the colloquial and the fusha, and simplfy the Arabic grammar.

     bkz.Mûsâ, Rauf Selame, Selâme Mûsâ..Ebi, Kahire 1992, s.28,33,47.

    [ii] bkz.Brugman,J, An Introduction to the History Of Modern Arabic Literature in Egypt, Leiden 1984, s.394.

    [iii] bkz.  a.e, s.396.

    [iv] bkz. Mûsâ, Selâme, Ha’ula’  Allemûnî, Kahire 1995, s. 130,50

    [v] Mûsâ,Selâme, Mâ  Hiye’n-Nahza, Kahire 1993, s.90.

    [vi] a.e, s. 89.

    [vii] bkz.  Ha’ulâ’ ‘Allemûnî, s.19.

    [viii] bkz. Mûsâ, Selâme , Risâle’l-Kâtib,  Havliyyât Selâme Mûsâ,C. 1,s. 50-83,   Kahire  1994, 69-70.

    [ix] bkz. Brockelmann, Carl, Geschichte der Arabischen Literatur, Supplementband III, Leiden, 1942, s. 214, Barakat, Halim, The Arab World, Society, Culture And State, University Of California Press, 1993, s. 255.

     

    [ix] bkz. Brockelmann, Carl, Geschichte der Arabischen Literatur, Supplementband III, Leiden, 1942, s. 214, Barakat, Halim, The Arab World, Society, Culture And State, University Of California Press, 1993, s. 255.

    [x] bkz. Ma Hiye’n-Nahza, s. 92.

    [xi] Mûsâ, Selâme, Hurriyye’l-Fikr ve Ebtâluhâ fi’t-Târih, Kahire 1993,  s.174.

    [xii]bkz. Mûsâ,  Rauf Selâme, Selâme Mûsâ..Ebî.,s.43,44.

    [xiii]Ha’ula’ Allemûnî, Mektebe’l-Usre, Kahire 1995, s. 143,144.

    [xiv]bkz. Er, Rahmi, Modern Mısır Romanı (1914-1944), Ankara 1997, s.38,39.

    [xv] bkz.Akarsu, Bedia,  Wilhelm von Humboldt’ta Dil-Kültür Bağlantısı, Remzi Kitabevi ,İstanbul 1984, s.62.

    [xvi] Mûsâ, Selâme, el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye,el-Matbaa’l-Asriyye, Kahire 1945, s.18.

    [xvii]a.e, s. 49.

    [xviii]Mûsâ, Selâme, Risâle’l-Katib, Havliyyât Salame Mûsâ, 1, s. 76.

    [xix] el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye s.20.

    [xx]bkz. a.e, s.81.

    [xxi]a.e, s.77.

    [xxii] a.e, s.90.

    [xxiii]bkz. Divân Ebî Temmâm (thk.Muhammed Abduh Azzam) C.I, Dâru’l-Maârif, Kahire 1976, s.40.

    [xxiv]bkz. el-Edeb li’ş-Şa’b, s. 45.

    [xxv] el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye, s.49.

    [xxvi]a.s.

    [xxvii]a.e, s. 52.

    [xxviii]a.e, s.54.

    [xxix]a.e, s.97.

    bkz. Akarsu, Bedia, a.g.e, s. 84,85.

    [xxxi]el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye, s.93.

    [xxxii]bkz.a.e, s.51.

    [xxxiii].bkz. Brugman,J, a.g.e, s. 400.

    [xxxiv] a.e, s.47.

    [xxxv]bkz. Marşuh, Greguar,  “Min Udva’t-Tesâkuf ila İnfisâm el-Va’y”, Havliyyât Selâme Mûsâ,S.5, 1999, s. 46.

    [xxxvi]a.e,s.109.

    [xxxvii]el-Edeb li’ş-Şa’b, s.36.

    [xxxviii]Mâ Hiye’n-Nahza,  s. 98.

    [xxxix]bkz., el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye, s. 117.

    [xl]a.e, s.137.

    [xli]Mâ Hiye’n-Nahza, s.78.

    [xlii]bkz.el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye,.67.

    [xliii]a.e,s.68.

    [xliv]a.e, s.25.

    [xlv]bkz. el-Edeb li’ş-Şa’b, Kahire ts, s. 30.

    [xlvi]“Risâle’l-Kâtib”, Havliyyât Selâme Mûsâ S.1, s. 76.

    [xlvii].el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye,s.140

    [xlviii]a.e, s.143.

    [xlix]bkz, a.e, s.123,124.

    bkz. a.e, s.133.

  • bkz. Er, Rahmi, “Muhammed Huseyn Heykel’in Dil ve Edebiyatla İlgili Görüşleri” , A.Ü. D.T.C.F. Dergisi, Cilt :XXXVII, s.622; Heykel, Sevretu’l-Edeb, Kahire 1978, s.97-98; David Semah, Four Egyptian Literary Critics, Leiden 1974, s.92.

    [lii]el-Belâga’l-Asriyye ve’l-Luga’l-Arabiyye,s.134.

     

    Kaynak: NÜSHA, Yıl: 1, Sayı: 2, Yaz 2001, s. 120-128.



  • Düzenleyen idinc - 26Haziran2008 Saat 10:41



    IP

    Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
    Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

    Forum Atla
    Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
    Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
    Kapalı Forumda Cevapları Silme
    Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
    Kapalı Forumda Anket Açma
    Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma


    Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

    Bu Sayfa 0,111 Saniyede Yüklendi.