Onlinearabic.net Anasayfası   Aktif KonularAktif Konular  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş   
aöf ilahiyat önlisans arapça dersleri
Dil bilgisi - Sarf & Nahiv - النحو والصرف
  Forum Anasayfası Onlinearabic.netالصرف و النحو - DİLBİLGİSİDil bilgisi - Sarf & Nahiv - النحو والصرف
Mesaj icon Konu: Arapça'nın Temel Kâideleri Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Pratik Arapça Dersleri Hemen Al Hemen Sat
Yazar Mesaj
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Konu: Arapça'nın Temel Kâideleri
    Gönderim Zamanı: 22Nisan2012 Saat 23:14



القواعدُ الأساسيَّة لِلّغة العربيَّة

ARAPÇA'NIN TEMEL KÂİDELERİ:

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

"Şüphesiz Biz onu anlayıp düşünesiniz diye, Arapça bir Kur'ân olarak indirdik." (Yusûf: 2)

MUKADDİME:

Arapça ilmi, kendi içerisinde bazı branşlara ayrılır. Bunlar Arapça ile ilgili ilimlerdir.

Seyyid Ahmed Hâşimî, bu konuyu şöyle ifade eder:

علومُ اللغةِ العربيّةِ عباَرة ٌ عن اثنى عشرعلماً 

"Arapça ilimleri, on iki ilimden ibarettir." Bu ilimler; nahv, sarf, arûz, kâfiye, lügat, garaz, inşâ, hatt, beyân, meânî, muhâdara, iştikâk. 

Bu ilimlerin aynı manayı ifade eden farklı isimleri de bulunmaktadır. Arapça'yı ideal seviyede yani günümüzdeki ifadesiyle üst düzey bilmek için bu ilimleri okumak, anlamak ve uygulamak gerekmektedir. Arapça'ya dair olan her ilmin bir âdâbı ve bir hedefi bulunmaktadır.

Arapça'yı öğretiliş tarzına göre, dört kısma ayırabiliriz:

1) Medrese Arapçası (İlmî Arapça): Bu metod, Selçuklular ve Osmalılarda da Arapça öğretiminde takip edilen köklü bir yöntemdir. Yukarıdaki saydığımız tüm ilimler ehil olan hocalar nezaretinde okuyup bitirerek öğrenilir. Her ilim gibi, Arapça ilminin de sonu yoktur. Kişi çalışma ve azmine göre kendisini bir ömür boyu geliştirmeye devam eder. İlim talebelerinin ve âlimlerin öğrenmeleri farz olan Arapça ilmi budur.

2) Kur'ân Arapçası: Bu da, Arapça ilminin temel kurallarını öğrenip; o kâidelerden muhkem Âyetleri anlama konusunda yararlanarak yapılan bir çalışma şeklidir. Bu metodda amaç, öğrenilen her Arapça kuralını Âyetler üzerinde pratik yaparak; Âyetleri anlayıp öğrenmek için kullanmaktır. Ancak bu yöntem köklü bir öğretim olmadığı için; Kur'ân'dan çok meseleler öğrenirken, Arapça ilminde çok eksikler bulunmaktadır ve sürekli çalışmamız esnasında hocaya soracağımız sorular bulunacaktır. Zamanı olmayan ve karışık meseleleri anlamakta güçlük çekenler için bu yöntem en ideal öğretim şeklidir. Zaten Arapça'yı üst düzeyde bilenlerin bile yaptığı bir çalışma şeklidir. Çünkü Arapça'yı öğrenmenin asıl amacı, Kur'ân ve Hadîsleri anlamaktır.

Bu çalışma yöntemi Hadîs Arapçası diye de isimlendirilebilir.

Kur'ân ve Hadîs Arapça'sı metodunda en güzel çalışma; Medrese Arapça'sının temelini de oluşturan Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî ve Avâmil kitaplarının okunmasından sonra Kur'ân ve Hadîsler üzerinde uygulamalara geçiş yapma yöntemidir.

3) Modern Arapça: Bu yöntem de daha çok İlâhiyat Fakülteleri, İHL'ler ve özel dershanelerde takip edilen yöntemdir. Bu yöntemde hoca, temel Arapça kaynaklarından yararlanır ve öğrendiklerini öğrencilerin anladığı bir lisanla anlatır. Bu yöntemde yazı tahtasından yararlanılır, not tutulur, özetler yapılır, çokça örneklemelerle konular anlatılır. Bir konuyu anlatırken; bir olayı anlatan metinlerden yararlanılır ve gramer kâideleri ikinci planda verilir. Kelime ve cümle ezberlerine ağırlık verilirken; gramer kuralları bu ezberlerin içine sıkıştırılarak, ders eğlenceli hale getirilir. Bu yöntemin eksiklikleri; ezberciliği teşvik etmesi ile gramer yönünden zayıf kalmaktır.

4) Pratik Arapça: Bu, en kolay Arapça öğretim/öğrenim yöntemidir. Bu öğretimde hedef, hayatın farklı alanlarında derdini anlatıp, Arapça konuşanlarla anlaşabilecek bir seviyeye gelmektir. Bu yöntemde gramer öğrenimine gerek yoktur. Hayatın herhangi bir alanında konuşulması muhtemel cümleler ve kelimeler ezberlenir ve sıkça pratik yapılır. Kişi, bu yöntemle sürekli konuşarak kendini geliştirir ve konuştuğu kişilerden de çok şeyler öğrenir. Arapça TV ve radyo dinlemenin de önemi büyüktür. İnsanların, günlük çok az kelime ve cümleyle anlaştığı gerçeğini düşündüğümüz zaman; bu Arapça'yı öğrenmenin ne kadar kolay olduğu anlaşılacaktır. Bu öğrenim tarzı, daha çok bu dili konuşan insanlarla anlaşmak için ihtiyaç olur. Yabancı dil konuşan kimselerin hatta pek çok insanın kendi ana dilini bile gramatik olarak bilmediği bir gerçektir. Bu nedenle "yabancı dil biliyorum" diyenlerin çoğu, o dili konuşup anlaşabilecek kadar bilmeyi kastetmektedir. Bu noktayı tespit ettiğimizde, pratik Arapça'nın da ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Arapça ilminin iki önemli dalları; Sarf ve Nahv'dir.

SARF VE NAHİV:

Bu iki ilim hakkında, Sahibu'l Maksûd şöyle demektedir:

إنَّ العربيّة وسيلة ٌ إلى العلومِ الشّرعيّةِ

"Hiç şüphesiz Arapça ilimleri, Şer'î ilimlere bir vesile (vasıta)'dır." Bu nedenle Arapça ilimleri, âlet ilimlerinden sayılır. Amaç, bu ilimler vasıtasıyla Şer'î ilimlere ulaşmaktır. 

SARF: İzzettin Zencânî, Tasrîf (Sarf) ilmini şöyle tanımlamıştır: "Tasrîf; lügatta 'değiştirmek' demektir. Istılâh'da ise; Kastedilen (amaçlanan) manaları elde etmek için, aslı tek olan kelimeyi çeşitli misallere çevirmektir."

نَحَا - يَنْحُو - نَحْوًا aslından gelen ve masdar olan Nahiv kelimesi lügatte, çok anlamlara gelir; en önemlileri şunlardır:

a)   "Kasd, Cihet" anlamında:

ذهبتُ نَحْوَ الْمسجدِ "Mescid yönüne (tarafına) gittim."

b)  "Miktar" anlamında:

عِنْدى نَحْوُ ألْفِ دِيناَرٍ "Yanımda bin dinar var."

c)    "Şibh, Misl" anlamında: 

عَلِىٌّ نَحْوُ مُحَمَّدٍ "Ali, Muhammed gibidir."

d)  "Çevirmek" anlamında:

نَحَوْتُ بَصَرِى إلَيهِ "Bakışımı ona çevirdim."

e)   "Kabile" anlamında:

نَظَرْتُ إلى بَنِى هاشِمٍ "Benî Hâşim (Haşimoğulları) kabilesine baktım."

NAHİV: Cümledeki her kelimenin görevinin, kelimelerin son harekelerinin tesbitinin ve i'râbının bilinmesini sağlayan kâideler bütünüdür.

Sarf ve Nahiv ilimleri, birbirinden ayrılmayan, bir bütünü tamamlayan iki cüz'dürler. Birini öğrenip diğerini öğrenmesek Arapça ilmi tamamlanmış olmaz. Biri et ise, diğeri kemiktir. 

Merâhu'l Ervâh eserinin sahibi bu hususu şöyle teşbih ediyor: 

اعْلَمْ أنَّ الصَّرْفَ أمُّ الْعُلوُمِ والنَّحْوَ أبوُها

"Bil ki, Sarf ilimlerin anası, Nahiv de babasıdır." Bir baba çocuklarını ıslah ettiği gibi; Nahiv de kelâmı ıslah eder. Bundan dolayı Nahv'e "ilimlerin babası" denilmiştir. Kelimesiz de kelâm olmayacağına göre; Sarf'a da "ilimlerin anası" denmiştir. Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi; Sarf, kelime bilgisi (morfoloji); Nahiv (sentaks), cümle bilgisidir.  



Düzenleyen Yusuf Semmak - 25Kasım2015 Saat 04:47



IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 22Nisan2012 Saat 23:18



NAHİV İLMİNİN KURUCUSU:

Nahiv ilminin hicri birinci asrın ikinci yarısında kurulduğu ve bu ilmin kurucusunun ise, Ebû'l Esved ed-Düelî (v. 79) olduğu kabul edilmektedir. Değişik rivâyetler bulunmakla beraber, Ebû'l Esved'in Arapça ilmiyle ilgilenmesi hususunda ilk teşvikin Hz. Ali b. Ebî Tâlib (v. 40) tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Hz. Ali, Ebû'l Esved'e Nahv'in temel ilkelerini açıklamış ve ona kelâm'ın isim, fiil ve harf olmak üzere üç kısma ayrıldığını öğretmiştir. 

Bir rivâyete göre; Ebû'l Esved, kendi zamanında şahid olduğu çeşitli gramer hataları karşısında Nahv ile ilgilenmenin zarûretini hissetmiş ve hemen çalışmaya koyulmuştur. Böylece 'Basriyyûn' denen 'Basra Dil Mektebi'nin temelini atmıştır. Daha sonra değişik görüş ve delillendirmelerle bu ekole tepki olarak ortaya çıkan, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ebî Sâre er Ruâsî kuruculuğundaki 'Küfe ekolü' de faydalı çalışmalar gerçekleştirmiştir.

Ebû'l Esved, bir adamın Tevbe Sûresindeki bir Âyeti yanlış okuduğunu görmüştü ve çok endişelenip, durumu Hz. Ali ile istişare etti. Hz. Ali de dil hatalarına karşı bazı tedbirler alma ihtiyacı duydu. Ve kelâm'ın isim, fiil ve harften meydana geldiğini ve diğer gramer konularını açıklayarak, Ebû'l Esved'e: "Bu yöne yönel, bu işi ele al, bu yola gir, bu minval üzere yap" anlamına gelecek şekilde أنحُ هذا النحوَ diye talimat verir. Bu talimatta geçen "nahv" kelimesinden dolayı, Arapça gramerinin adının "Nahiv" olduğu rivâyet edilmektedir.

Ebû'l Esved'in şâhid olduğu,  gramer hatası yapılan Âyet şudur:

أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ منَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ "Allah da O'nun Rasûlü de müşriklerden uzaktır." (Tevbe: 3) 

Bu Âyeti bir adam, o dönemde;

أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ منَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولِهِ şeklinde okumuştur. 

Yani وَرَسُولُهُ kelimesini وَرَسُولِهِ şeklinde okuyarak, منَ الْمُشْرِكِينَ üzerine atfetmiştir. 

Bu şekilde okuyuşla anlam -hâşâ- "Allah, müşriklerden ve Rasûlünden uzaktır" olmaktadır.

O Âyetin doğru i'râb şekli şöyledir:

Buradaki وَرَسُولُهُ kelimesi, atıf vâv'ı ile أَنَّ nin yerine ma'tûftur ve merfû'dur veya "Allah" lafzının mahalline atfedilmiştir. Ya da وَرَسُولُهُ  kelimesi, haberi mahzûf bir mübteda olur. Takdiri ise; وَرَسُولُهُ بَرِيءٌ منَ الْمُشْرِكِينَ şeklindedir. Bu kelimeyi, -el-Hasan ve başkaları- mensûb olan "Allah" lafzı üzerine atfederek وَرَسُولَهُ  şeklinde mensûb olarak da okumuşlardır.

Ekser-i ulemâya göre; Nahiv ilminin kurucusu kabul edilen Ebû'l Esved, tâbiînin ileri gelenlerindendir. Muhaddis, fakîh, dil âlimi ve şâirdir. 

Nahiv ilminin kurucusu olarak Abdurrahman b. Hürmüz (v. 117) ile Nasr b. Âsım el-Leysî (v. 90)'nin adları zikredilirse de, bunların Nahv ilmini Ebû'l Esved'den öğrendikleri bilinmektedir.

Kur'ân'ın i'râbını öğrenmenin önemi:

Hz. Ebû Bekir: "Kur'ân'dan bir Âyet i'râb etmem (i'râbını öğrenmem), bir Âyet ezberlememden bana daha sevimlidir." [1] 

Hz. Ömer: "Kur'ân'ın hıfzını öğrendiğiniz gibi, i'râbını da öğreniniz." [2]

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer: "Kur'ân'ın i'râbını öğrenmek bize, harflerini öğrenmekten daha sevimlidir." [3]

Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre; Peygamberimiz: أعْرِبُوا الْقرْآنَ "Kur'ân'ı i'râb ediniz" buyurmuştur. [4]

NAHİV İLMİNİN GAYESİ:

Muhammed Muhyiddin Abdülhamîd şöyle der: "Nahiv ilmini öğrenmenin meyvesi (faydası); Arapça kelâmda dili hatadan korumak, Kur'ân-ı Kerîm'i ve Peygamberimizin Hadîslerini doğru bir şekilde anlamaktır. O Kur'ân ve Sünnet ki, İslâm Şerîatının aslı ve eksenidir."

Arapça'yı öğrenmenin amacı, Allah'ın vahyini doğru bir anlayışla fehmetmektir. Arapça'yı öğrenip de Kur'ân ve Sünnetten habersiz yaşayan bir kimse, uçmayı bilip de uçmayan kuşa benzer.

NAHİV İLMİNİ (ARAPÇA'YI) ÖĞRENMENİN HÜKMÜ:

Kur'ân'da pek çok yerde Allah'ın Kitâbının akledilmesi, düşünülmesi, anlaşılması, sakınılması, öğüt alınması ve hidâyetine uyulması için gönderildiği bildirilmektedir. 

Kur'ân; Hz. Peygamberin ve tüm Peygamberlerin davetlerinin anlaşılması için kavimlerinin lisanıyla gönderildiklerini ifade eder. 

"Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi -kendilerine apaçık anlatsın diye- ancak kendi kavminin diliyle gönderdik." (İbrâhîm: 4)

Âlimler de: "Arapça ilmini bilmedikçe, hiçbir kimsenin Allah'ın Kitabı hakkında konuşması câiz olmaz" demişlerdir.

Sayısız Âyet ve Hadîs-i Şerîflerdeki Kur'ân ve Sünnetin öğrenilmesini emreden Nasslar, zımnen Arapça öğrenmeye de birer teşviktirler. Selef ve bizden önceki Müslümanlar da bunu böyle anlamışlar ve Arapça öğrenimine azami gayret göstermişlerdir. 

Ayrıca Peygamberimizin Sünneti de, bunu te’yîd etmektedir. Bedir esirlerinden okuma yazma bilen müşriklerden fidye vermeye güç yetiremeyenler, on Müslüman okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakılmıştır. 

Usûlde de genel bir kâide vardır:

مَا لاَ يَتِمُّ الْوَاجِبُ إلاَّ بِهِ فَهُوَ وَاجِبٌ

"Vâcibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vâciptir (farzdır)."

Bu kâideyi, kısaca şöyle açıklayabiliriz: Kur'ân'ı anlamak farzdır; Kur'ân'ın anlaşılmasının kendisiyle sağlandığı, tamamlandığı Arapça ilmini öğrenmek de vâcip yani farz olur. 

Bu kâide, Hadîs inkârcılarının da aleyhine bir delildir. Yani, Din'in kendisiyle tamamlandığı Hadîsler de bağlayıcıdır. 

Bu çok önemli meselede birkaç  cümle söylemeden geçmeyelim. Allah, elçisine dinin parçası olarak Kur'ân dışında da vahiy göndermiştir. Bu Hadîslerin sonradan bozulduğunu iddia etmek, Allah'ı âcizlikle itham etmek demektir. Ya da Hadîslerin bağlayıcı olmadığını savunmak Allah'ın el-Hakîm sıfatına bir iftiradır. Çünkü O'nu abesle iştigal edici olarak görmektir bu iddia. Bu ifrât fikirlerden Allah'a sığınıyoruz!

Asıl konumuza dönersek; Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, Arapçanın hükmü konusunda şöyle diyor: "Arapça'yı (Nahv'i) öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Bazen de farz-ı ayn olur." Şöyle ki; âlimlerin ve Arapça'yı bilenlerin bulunmadığı bir yerde Arapça'yı öğrenmek Müslümanlara farz-ı ayn'dır. İçlerinden en az bir kişi Arapça öğreninceye kadar o beldedeki herkes günahkâr sayılır. Bu, bütün âlimlerin görüşüdür. Hatta belki de genel bir yaklaşımla şunu söylemek mümkündür. Ümmetin tamamına farz-ı kifâye olan ilimlerin en hayırlısı Arapça öğrenmektir. Fakat bu meselenin izâfî ve bulunulan şartlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini de gözden uzak tutmamak gerekir. Bazen belki de tıp ilmini öğrenmek farz-ı kifâye ilimlerin en hayırlısı ya da en gereklisi olur. Bazen fiziği, bazen matematiği ya da bazen mimariyi... Dediğimiz gibi biz, genel bir yaklaşım ortaya koyduk.

[1] İ'râbu'l Kur'ân'il Kerîm min Muğni'l Lebîb, Eymen Abdürrezzâk eş-Şevvâ, Dâru İbn Kesir, Beyrût, Sh:16

[2] A.g.e

[3] A.g.e

[4] A.g.e

Başarılar.
Yusuf Semmak



Düzenleyen Yusuf Semmak - 14Ekim2016 Saat 01:49



IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 22Nisan2012 Saat 23:39

BİRİNCİ DERS:

KELİME VE KISIMLARI:

Kelime: Anlamı olan en küçük söz parçasına kelime denir. Kelime, cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir ve üç kısma ayrılır: İsim, fiil ve harf.

“Kelime” (كَلِمَةٌ); "feiletün" (فَعِلَةٌ) vezninde olup, (كَلْمٌ)'dan türemiştir. Çoğulu ise, (كَلِمٌ)'dur. “Kelime” lafzı, كَلْمَةٌ ve كِلْمَةٌ şeklinde de okunabilir.

Kur’ân’da فَعِلَة sîğası  (كَلِمَةٌ) kullanılmıştır.

Lügat anlamı; yaralamak, tesir etmek, acı vermek demektir. Çünkü konuşan kimse, konuştuğu kelimeler ve sözlerle "sevindirme" ya da "üzme" gibi tesirler meydana getirmektedir.

Kelime ile bazen cümle de kastedilmektedir (Mü'minûn: 100) ve Kelime-i Tevhîd gibi.

İsim: Kendi başına bir anlam ifade eden, zamanla ilgisi olmayan ve varlıklara ad olan kelimelerdir.

Örnekler:

حاَئِطٌ : Duvar, باَبٌ : Kapı, ناَفِذَةٌ : Pencere,

كِتاَبٌ : Kitap, مَجَلَّةٌ : Dergi, جَرِيدَةٌ : Gazete

Bu kelimelerin tamamı, Nekre isimdir. Sonlarında yuvarlak 'te' (müenneslik te'si) bulunanlar müennes (dişi) isim, bulunmayanlar ise müzekker (eril) isimdir. Bu konular, daha sonra müstakil birer konu olarak işlenecektir.

Fiil: Kendi başına bir anlam ifade eden; geçmiş, şimdi veya gelecek zamanda bir iş, bir oluş, bir hareket bildiren kelimelerdir.

Zaman yönünden mâzi (geçmiş zaman), muzâri (şimdiki ve geniş zaman) ve emir kısımlarına ayrılır. Fiilin diğer kısımları da ileride görülecektir.

Örnekler:

عَلِمَ : "Bildi" (Mâzi fiil: Geçmiş zaman) 

يَعْلَمُ : "Biliyor, bilir" (Muzâri fiil: Şimdiki ve geniş zaman)

اِعْلَمْ : "Bil" (Emir fiil)

Arapça'da en önemli konulardan birisi çekimlerdir. Arapça öğrenmek isteyen kimse, her şeyi hocadan beklememelidir. Eğitimde en önemli şey budur. Eksik yönlerini, anlayamadığı ya da ileride ihtiyaç olacak bilgileri araştırıp öğrenmeye, ezberlemeye çalışmak gerekir. Bu bağlamda mâzi, muzâri ve emir fiillerin çekimlerini muhtelif kaynaklardan ezberlemek yerinde olacaktır.

Harf: Kendi başına bir anlam ifade etmeyen, birleştiği isim veya fiil ile birlikte anlam kazanan kelimelerdir.

Örnekler:

1) مِنْ + الْمَدْرَسَة = مِنَ الْمَدْرَسَةِ : Okuldan

Kısa Açıklama:

مِنْ harf-i cerr'i, الْمَدْرَسَة isminin başına gelerek bir anlam kazanmaktadır. Başına geldiği kelimeye, -dan anlamı katmaktadır. Bu harf, başına geldiği kelimeye "-den, -dan" anlamı katar. Buna Türkçe'de "ismin -den hali" denmektedir. Ayrıca harf-i cerrler, Arapça'da müstakil bir konudur ve ileride işlenecektir. 

Burada harf-i cerr'in, ismin başına geldiğine ve ismin son harekesini kesre (esre)'ye çevirdiğine dikkat edelim.

2)  الى + الْبَاب = الى الْبَابِ : Kapıya

الى harf-i cerr'i, başına geldiği isme "-e, -a, -ye, -ya" anlamları katar.

3)  عَلَى + الشَّجَرة = عَلَى الشَّجَرةِ : Ağacın üzerinde

عَلَى harfi cerr'i, başına geldiği isme "-üzerine, -üzerinde" anlamı katar.

Yukarıdaki harfler, isme bitişmiştir. Şimdi de fiile bitişen harfe örnek verelim.

4) سَ + يَكْتُبُ = سَيَكْتُبُ :  (O erkek) yazacak

Dikkat edilirse, fiilin öznesinin (fâilinin) tekil, gâip bir erkek olduğu görülmektedir. Yukarıda da hatırlattığımız gibi; fiil çekimlerini ezberlediğimizde; fiillerin, fâillerinin cinsiyetine, bulunup bulunmamasına ve sayılarına göre farklı ifade biçimleri olduğunu göreceğiz.

سَ harfi muzâri fiillerin başında bulunur ve bu fiillerin anlamını geniş zamandan gelecek zamana çevirir. Türkçe'de -ecek, -acak gelecek zaman ekleri karşılığıdır.

Ayrıca muzâri fiiline geniş zaman dediğimize dikkat edelim. Muzâri fiil, cümlede kullanılışına göre; şimdiki ve gelecek zamanı ifade eder. Bu duruma kısaca geniş zaman deriz.

Geniş zaman; fiilin her zaman yapıldığını, yapılmakta olduğunu ve yapılacağını belirten bir zaman kipidir. "-r, -ir, -er" ekleriyle kurulur. يَكْتُبُ yazaسَيَكْتُبُ : Yazacak gibi.

سَوْفَ de muzâri fiilin başına gelerek onun anlamını gelecek zamana çevirir ama biraz önce öğrendiğimiz سَ harfi, سَوْفَ den daha yakın gelecek için kullanılır. Kur'ân'da da kullanılan bu iki harfin kullanıldığı yerlerdeki bu anlam farkına dikkat edelim.

Harfler, başına geldikleri kelime türleri bakımından üç çeşittir:

. Sadece isimlerin başına gelebilenler:

Bunlar, مِنْ ، عَنْ ، إلى ، عَلىَ ، فِى ، بِ gibi harf-i cerrlerdir.

. Sadece fiillerin başına gelebilenler:

Bu tür harflere de, أنْ ، لَنْ ، كَىْ ، إذَنْ ، لَمْ ، لَمَّا ، قَدْ gibi kelimeleri sayabiliriz.

. Hem isimlerin, hem de fiillerin başına gelebilenler: Bu türden harflere de, فَ ، وَ ، ثُمَّ gibi örnekler verebiliriz.

Not: Arapça derslerinde yeni öğrendiğimiz tabir ve deyimleri ezberlemek gerekmektedir. Çünkü belli bir seviyeden sonra, sürekli o tabirlerle konuşulmakta ve açıklamalar yapılmaktadır.



Düzenleyen Yusuf Semmak - 26Kasım2015 Saat 13:09

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 22Nisan2012 Saat 23:44

İKİNCİ DERS:

İSMİN ALÂMETLERİ:

Birinci dersimizde kelime ve kısımları üzerinde durmuştuk. Kelimelerin isim, fiil ve harf'ten meydana geldiğini öğrenmiştik. Cümleler kelimelerden meydana geldiği için; Arapça öğrenimine bu konuyla başladık. Şimdi de kelimenin ilk kısmı olan ismi tanımaya devam edelim. Bilindiği gibi karşılaştığımız bir kelime ya isimdir, ya fiildir, ya da harf'tir. Peki, ismi nasıl tanıyacağız? Özellikleri nelerdir? Ana hatlarıyla bu konu üzerinde duralım.

Arapça'ya yeni başlayan herkesin mutlaka bilmesi gereken, özelliklerle başlayalım:

Başına harf-i ta'rîf (ال Takısı) alabilir: 

الْكِتاَبُ , السُّنَّةُ gibi. 

Başına ال Takısı gelen kelimeler isimdir. Başına bu ek gelen isimlerin sonunda tenvîn bulunmaz, yalın halde dammeli (ötreli) okunur, cümledeki yerine göre de uygun harekeyi alır; ama asla çift hareke almaz. Bu takıya, "harf-i tarif" denir; yani ma'rifelik harfidir. İleride de görüleceği gibi; başına geldiği ismi ma'rife isim (özel isim) yapar. Fiil ve harfin başına harf-i ta'rîf gelmez.

Sonuna tenvîn (çift hareke) gelebilir: 

قَلَمٌ حَدِيثٌ gibi. 

Bir kelimenin sonunda örneklerimizde olduğu gibi, iki ötre ya da cümledeki yerlerine göre iki üstün veya iki esre bulunursa; o kelime isimdir. Yukarıdaki açıklamamızda başına harf-i ta'rîf gelmiş isimlerin ma'rife yani özel isim olduğunu söylemiştik; şimdi de harf-i ta'rîf alabildiği halde o takıyı almamış haldeki sonu tenvînli isimlerin nekre yani cins isim olduğunu söyleyelim. Örneğin; قَلَمٌ "(herhangi) bir kalem" anlamına geldiği halde, الْقَلَمُ "(belli, bilinen) kalem" demektir. Fiil ve harf de, tenvîn gelmez.

Başına harf-i cerr gelir ve o ismin son harekesi kesre (esre) olur: 

Başına harf-i cerr gelen isim nekre ise, sonu iki esre; başında harf-i ta'rîf bulunuyorsa, bu durumda da sonu tek esreye çevrilir. Fiil ve harfe, harf-i cerr dâhil olmaz. Birinci dersimizde "harf" konusunu işlerken; ilk üç örnekte harf-i cerrleri kısmen görmüştük.

على شَجَرَةِ : Bir ağacın üzerinde,

عَلَى الشَّجَرةِ : Ağacın üzerinde. 

İmam Birgivî'ye göre harf-i cerrler yirmi tanedir.

. Başına "nidâ harfi" gelebilir:

 ياَ شُعَيْبُ : Ey Şuayb, ياَ مُحَمَّدُ : Ey Muhammed gibi. Bunlar, ismin lafzî alâmetleridir.

İsim, tamlama (izâfet) oluşturabilir: 

Buna Türkçe'de "isim tamlaması" denir. Anlamları itibariyle; "... -in ... -i" tipindeki tamlamalardır. "Tamlayan" ve "tamlanan"dan oluşur. Evin penceresi gibi. Arapça'ya çevirelim: ناَفِذَةُ الْبَيْتِ İlk öğeye "muzâf" ikincisine "muzâfun ileyh" denir. Fiil ve harf, muzâf olmaz. İsim tamlaması konusu ileride gelecektir.

. Sonuna yuvarlak te gelebilir: 

(Bir) Gül: وَرْدَةٌ , زَهْرَةٌ : (Bir) Çiçek.

Kendisi için "zaman" mefhumu olmayan ismin alâmetlerinin başlıcaları olarak bunları sayabiliriz. Bunların yanında isim, müsned-i ileyh yani fâil ve mübteda olabilir. Cümledeki yerine göre; i'râbı merfû, mensûb, mecrûr olur ama asla meczûm (son harekesi cezimli) olmaz. İsme zamir avdet edebilir (fiil ve harf, zamire merci' olamaz). İsim, musağğar (küçültülmüş, tasğîr olunmuş) yani كُتَيِّبٌ "kitapçık", بُوَيْبٌ "kapıcık" örneklerinde görüldüğü gibi, küçültme ismi olabilir...

Not: Cümlede müsned-i ileyh mübteda, haberi ise müsned’dir. 

Hatırlatma: İsimlerin çeşitleri muhtelif olduğu için, alâmetleri de muhtelif olmuştur. Çünkü ismin bir çeşidine uyan bir alâmet diğerine uymayabiliyor. Meselâ, kelime sonuna gelen tenvîn sadece munsarif (çekimli, kesre ve tenvîni kabul eden) isimlerin bir özelliğidir. Bu nedenle isimlerin özelliklerine göre; birden çok alâmetleri bulunmaktadır.



Düzenleyen Yusuf Semmak - 26Kasım2015 Saat 13:12

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 22Nisan2012 Saat 23:49

ÜÇÜNCÜ DERS:

MA'RİFE VE NEKRE:

MA'RİFE İSİM: Belirli ve bilinen bir varlığı gösteren, genellikle başında harf-i tarif adını verdiğimiz (ال) takısı (artikel) bulunan isimlere ma'rife isim denir.

Örnekler:

الرَّجُلُ : Adam, الْمِشْمِشُ : Kayısı, الْمَدِينَةُ : Şehir, الْمِسْطَرَةُ : Cetvel

Bu kelimelerin başında harf-i tarif olduğu için böyle isimler ma'rifedir. Başına harf-i ta'rîf gelince sonunda tenvîn bulunmadığına dikkat edelim.

Bir isimde aynı anda ma'rifelik alâmeti harf-i ta'rîf ile nekrelik alâmeti tenvîn aynı anda bulunmaz. Bir ismin başında harf-i tarîf varsa sonunda tenvîn, sonunda tenvîn varsa başında harf-i ta'rîf olmaz.

NEKRE İSİM: Belirli ve bilinen bir varlığı göstermeyen, genellikle sonunda tenvîn adını verdiğimiz iki ötre, iki esre ve iki üstün diye bilinen simgelerin bulunduğu isimlere nekre isim denir.

Örnekler:

رَجُلٌ  , مِشْمِشٌ  , مَدِينَةٌ  , مِسْطَرَةٌ

Görüldüğü gibi; bu kelimelerin sonunda tenvîn vardır. Dolayısıyla bu tür kelimeler nekre isimlerdir.

Ma'rife ile nekre isimleri tanımak için, sadece harf-i tarîfin bulunup bulunmadığını bilmek yeterli değildir. Bu, özelliklerden sadece bir tanesidir.

Şimdi maddeler halinde ma'rife isimleri öğrenelim:

1-   Başında harf-i ta'rîf (ال takısı) olan isimler:

اَلْكِتاَبُ , اَلرَّسُولُ gibi.

2-   Özel isimler (alemler):

 يُوسُفُ : Yusuf, اسْتاَنبول : İstanbul, تُرْكِياَ : Türkiye

3-   Zamirler:

أناَ : Ben, أنْتَ : Sen, هُوَ : O, 

نَحْنُ : Biz, أنْتُمْ : Siz, هُمْ : Onlar. 

Bu zamirlerin tamamı, müzekker (eril) varlıklara ad olan kelimelerdir. Fakat Arapça'da isim ve zamirlerde cinsiyet söz konusudur. Zamirler konusunda da daha sonra belirtileceği gibi; bu zamirlerin müennes (dişi) ve tesniyye (ikil)kipleri de bulunmaktadır.

4-   Ma'rife isme muzâf olan isimler: 

Buna "izâfetle ma'rife" denir. 

Bir örnek verelim. لَوْنُ الْقَلَمِ : Kalemin rengi.

لَوْن kelimesi nekre bir isimdir ve ma'rife olan الْقَلَم kelimesine muzâf olduğu için, ma'rifelik kazanmıştır. Bu tamlamaya Türkçe'de "belirtili isim tamlaması" denir. Konu, isim tamlaması (izâfet) işlenirken detaylıca açıklanacaktır.

5-   Başında nidâ edatı bulunan isimler:

         ياَ رَجُلُ : Ey adam! رَجُلُ kelimesi aslında nekre olduğu halde, başına nidâ edatı geldiği için ma'rife sayılmaktadır.

6-   İşaret isimleri:

هَذاَ : Bu, هَذاَنِ : Bu ikisi, هَؤُلاَءِ : Bunlar

7-   Mevsûl İsimleri:

الَّذِى - الَّتِى - الَّذِينَ gibi. 

Genelde ism-i mevsûl, Türkçe'mizdeki bağlaç, ism-i mevsûlden sonra gelen sıla cümlesi de yan cümlecik yerini tutmaktadır.

Ma'rife isme "özel isim", nekre isme "cins isim" denir. Bir isim ya ma'rife ya da nekre olmak zorundadır. İsimlerin bu temel iki özelliğini öğrendikten sonra; inşâAllah daha sonraki dersimizde "isimlerde cinsiyet" konusunu işleyeceğiz...



Düzenleyen Yusuf Semmak - 24Kasım2015 Saat 19:14

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 22Nisan2012 Saat 23:58

DÖRDÜNCÜ DERS:

İSİMLERDE ERKEKLİK VE DİŞİLİK:

İsimler, müzekker (erkek) ve müennes (dişi) olmak üzere iki kısma ayrılır:

1) Müzekker İsim: Canlı varlıkların erkeklerine veya gramer bakımından müzekker (erkek) kabul edilen yani kendisinde dişilik alâmeti bulunmayan cansız varlıklara verilen isimdir.

Örnekler:

خاَلٌ : Dayı, دِيكٌ : Horoz, كِتاَبٌ : Kitap,

دَرْسٌ : Ders, مِصْباَحٌ : Lamba, شَعْرٌ : Saç

2) Müennes İsim: Canlı varlıkların dişilerine veya gramer bakımından dişi kabul edilen (kendisinde dişilik alâmeti bulunan) cansız varlıklara verilen isimdir.

Örnekler:

خاَلَةٌ : Teyze, ٌ دَجاَجَة : Tavuk, أمٌّ : Anne,

بِنْتٌ : Kız evlat, حَدِيقةٌ : Bahçe, سَياَّرَةٌ : Araba

MÜENNES İSİMLERİN KISIMLARI:

1) Canlı varlıkların doğal olarak dişilerine verilen isimler:

Örnekler:

أمٌّ : Anne, بِنْتٌ : Kız evlat, أخْتٌ : Kız kardeş

2) Sonlarına yuvarlak te (tâ-i merbûta) bitişen isimler:

Örnekler:

عَمَّةٌ : Hala, مَدْرَسَةٌ : Okul,

مُعَلِّمَةٌ : Kadın öğretmen, ناَفِذَةٌ : Pencere

3) Sonlarına elif-i memdûde (اء) bitişen isimler: Elif-i memdûde, uzun okunan elif demektir.

Örnekler:

بَيْضَاءُ : Beyaz, سَوْدَاءُ : Siyah,  سَمْرَاءُ : Esmer,

شَقْرَاءُ : Kumral, صَفْرَاءُ : Sarışın, صَحْرَاءُ : Çöl 

4) Sonlarına elif-i maksûre yani kısa okunan elif (ى) bitişen isimler:

Örnekler:

سَلْمَى : Selma, لَيْلَى : Leyla, بُشْرَى : Müjde, Büşra,

كُبْرَى : En büyük, Kübra, صُغْرَى : En küçük

Üçüncü ve dördüncü maddelerde verdiğimiz örneklerde yer alan elif-i memdûde ve elif-i maksûre olan harfler, kelimenin aslından olmayıp, söz konusu kelimelerin dişiliğine delâlet etmesi için, kelime köklerine sonradan ilave edilmiş zâid (fazlalık) harflerdir. Şu noktaya dikkat etmek gerekir. Bu zâid harfler, söz konusu müennes kelimelerden atıldığında geriye kelimenin kökünü teşkil eden asıl harfler kalmaktadır.

Bu açıklamadan hareketle, sonlarında elif-i memdûde ve elif-i maksûre bulunan her kelimenin müennes (dişi) kelime olmayacağı ortaya çıkmaktadır. Mesela: دُعَاءٌ (dua) ve فَتًى (genç) kelimelerinin sonunda da elif-i memdûde ve elif-i maksûre vardır ama bu tür kelimeler müennes değildir. Çünkü bu iki kelimenin sonunda yer alan harfler, kelimenin aslındandır. Bir kelimenin sonunda elif-i memdûde ve elif-i maksûre bulunduğunda, bu kelimenin müennes mi yoksa müzekker mi olduğunu nasıl anlayacağız? Bunu anlamak için, kelime sonundaki harfleri atıldığında geriye iki harf kalıyorsa; o kelime müzekkerdir, kelimenin aslı kalıyorsa müennestir.

مُسْتَشْفَى (hastane), مُصْطَفَى (Mustafa) kelimelerinin sonundaki elif-i maksûre harfleri de müenneslik alâmeti değildir. Çünkü bu kelimelerin kökleri; شَفَى (tedavi etti, iyileştirdi), صَفاَ (temiz oldu, saf oldu) fiilleridir. Eğer son harfleri atarsak, kelimenin asıl kökü iki harfe düşmektedir. Bu nedenle bu kelimelerde elif-i maksûre bulunmasına rağmen; bunlar müennes kelime olmazlar; zira kelime sonlarındaki (ى) harfi kelimesinin aslındandır.

5) Semâî Müennesler: Yukarıdaki müenneslik alâmetlerinden birisini taşımadığı halde, müennes kabul edilen kelimeler de vardır.

Semâî Müennes: Belli bir kâideye dayanmayan, Araplardan işitildiği gibi müennes kabul edilen kelimelerdir.

İşitmeye dayalı dişil kelimelere örnekler:

شَمْسٌ : Güneş, نَفْسٌ : Nefis, أرْضٌ : Yer, arazi,

حَرْبٌ : Harp, savaş, رِيْحٌ : Rüzgar, نَارٌ : Ateş, بِئْرٌ : Kuyu

Bu kelimelerin, görünüşte müzekker kelimelerden farkı yoktur ve kendilerinde müenneslik alâmeti de yoktur; ama bunlar semâî müennes kelimelerdir. Semâî (işitmeye dayalı) müennesleri, müzekker kelimelerle karıştırmamak için, bu konuyu bilmek gerekir. Bu bilgiye, ya sözlükten, ya da hocaya sorarak ulaşabiliriz. Zamanla bu bilgi, tecrübe ve sık tekrarlarla kökleşmektedir.

Bu tür dişi kelimelere devam edelim.

6) Vücuttaki çift olan organlar da müennes sayılmaktadır:

Örnekler:

رِجْلٌ ، قَدَمٌ : Ayak, يَدٌ : El, عَيْنٌ : Göz, أذُنٌ : Kulak

7) Kabile, köy, şehir, devlet isimleri de müennes (dişi) sayılmaktadır:

Örnekler:

قُرَيْشٌ : Kureyş, مَكَّةٌ : Mekke, أنقرةُ : Ankara,

مِصْرٌ : Mısır, تُرْكِيَا : Türkiye

Hatırlatma:

· Yukarıdaki yedi maddede sayılan kurallara uymayan kelimeler, müzekker (eril) kabul edilir.

· Ayrıca kural gereği; Arapça'da bütün akılsız varlıkların (insanlar dışındaki canlıların ve cansızların) çoğulları, müfred (tekil) ve müennes (dişil) kabul edilir. Mesela: شَجَرٌ (ağaç) cansız bir varlıktır, çoğulu ise; أشْجَارٌ 'dur. Tüm cansız çoğullar gibi, bu örnekteki أشْجَارٌ kelimesi, müfred ve müennes hükmündedir.

Bu konuyu daha iyi anlamak için bir örnek yapalım: "Ağaçlar meyvelidir" cümlesini Arapçaya çevirelim ve "ağaçlar"ı da zamirle ifade edelim.

هِىَ مُثْمِرَةٌ Görüldüğü gibi, ağaçlar kelimesini müfred (tekil) ve müennes (dişi) zamiriyle ifade ettik. İsim cümlelerinde mübteda ve haber arasında cinsiyet, aded uyumu gereği; مُثْمِرَةٌ “meyvelidir" kelimesi de müfred ve müennes gelmiştir. Bu konu, ileride daha iyi anlaşılacaktır.

· Bazı müzekker isimler kurala aykırıdır.

حَمْزَةُ (Hamza), طَلْحَةُ (Talha) gibi. 

Bu kelimelerin yazılışında yer alan yuvarlak te'ler müenneslik alâmeti değildir.

· Mübâlağa ifade eden فَعَّالةٌ veznindeki kelimelerdeki tâ-i merbûta da müenneslik (dişilik) için değildir. Buna “tâu’l mübâlağa” denir.

Örnek: “İlmi çok, çok bilgili, çok âlim”  عَلاَّمَةٌ ve “çok gezmiş”  رَحَّالَةٌ gibi.



Düzenleyen Yusuf Semmak - 25Kasım2015 Saat 16:48

IP
saniye
Faal Üye
Faal Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 20Aralık2007
Gönderilenler: 1590

Alıntı saniye Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 23Nisan2012 Saat 00:39
Hocam, bu güzel paylaşım için binlerce kez teşekkür ederim.
 
Oldukça sistematik oldu. Kafamdaki birçok bilgileri daha düzenli halde düşünmeye ve yorumlamaya başladı. Zevkle ve ilgiyle okuyorum.
 
Sayenizde bu alanda uzmanlaşmış olacağız
 
Emeğiniz ve paylaşımınız için yeniden teşekkür ederim.
 
 
 
 

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 23Nisan2012 Saat 01:12
Orjinalini yazan: saniye

Hocam, bu güzel paylaşım için binlerce kez teşekkür ederim.
 
Oldukça sistematik oldu. Kafamdaki birçok bilgileri daha düzenli halde düşünmeye ve yorumlamaya başladı. Zevkle ve ilgiyle okuyorum.
 
Sayenizde bu alanda uzmanlaşmış olacağız
 
Emeğiniz ve paylaşımınız için yeniden teşekkür ederim.
 
 
Rica ederim. İstifade ediyorsanız ne mutlu bana... Bu çalışmamız, Allah rızası için devam edecek. Fırsat buldukça bölümler halinde Arapça'nın temel konularını yazacağım. Fakat manüel olarak yazdığım için, yazma ve düzenleme zaman alıyor. Özellikle, Arapça'da bilinmesi gereken temel konular çerçevesinde derli toplu ve bütünlük arz eden bir çalışma gerçekleştirmeyi düşünüyorum, inşâAllah. Sizler de dua ederseniz sevinirim.


Düzenleyen Yusuf Semmak - 14Ekim2016 Saat 00:32

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 24Kasım2015 Saat 19:33

BEŞİNCİ DERS:

ZAMİRLER (1)

Zamir: İsmin yerini tutan, mütekellim, muhâtab ya da ğâibe delâlet eden kelimelere zamir denir.

أنَا، أنْتَ، هُوَ، هُمَا، أنْتُنَّ، إيَّاكَ، إيَّاكُمْ، كَ، كُمَا gibi.

Cümlede, isim zikredildikten sonra her seferinde tekrarlanması yerine zamir kullanılması daha uygun ve daha edebî bir üslup şeklidir.

Örnek:

“Zeyd’i gördüm ve Zeyd’e selâm verdim” cümlesini Arapça’ya çevirelim:

رَأيْتُ زَيْدًا وَسَلَّمْتُ عَلَى زَيدٍ 

Görüleceği gibi, iki cümlede de “Zeyd” ismi tekrar edilmektedir. İkinci cümledeki “Zeyd” kelimesi yerine –tekrar etmektense- zamir kullanmak daha uygundur. رَأيْتُ زَيْدًا وَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ biçiminde.

Istılâh’ta zamir, mütekellim, muhâtab veya ğâibi göstermek için vaz’ olunmuş câmid bir isimdir. Zamiri, bir cümle içinde zâhir ismin yerinde kullanalım.

هُوَ عَالِمٌ cümlesinde cümlenin ilk öğesi olan هُوَ mübtedadır ve mahallen (yeri itibariyle) merfû’dur. عَالِمٌ ise haberidir.

“Zamir” Teriminin Diğer İsimleri:

Zamire; isim (الإسْم) , idmâr (الإضْمَارُ) , mudmer (الْمُضْمَرُ) , mudmer isim (الإسْمُ الْمُضْمَرُ) , kinâye (الْكِنَايَة) , meknî (الْمَكْنِيّ) ve meknî isim (الإسْمُ الْمَكْنِىّ) gibi isimler de verilir. Yaygın olarak kullanılan “zamir” (الضَّمِير) terimi, Basriyyûn Dil Okulunun bir isimlendirmesidir. Bunlardan “kinâye, meknî ve meknî isim” gibi isimlendirmeler ise Kûfelilere aittir.

Kûfelilerin en büyük Nahiv âlimi ya da bazılarına göre Kisâî’den sonra ikinci büyük Nahivcisi olan el-Ferrâ’, “Meâni’l-Kur’ân” adlı eserinde zamir için “kinâye, meknî ve meknî isim” terimlerini kullanmaktadır. Bazılarına göre Basra’da Sibeveyh ne ise, Kûfe’de de el-Ferrâ’ odur. Hatîb el-Bağdâdî’nin “Târîhu Bağdât” isimli eserinde: “Nahiv el-Ferrâ’dır ve el-Ferrâ’ Nahiv’de emîrü’l-mü’minîndir” sözleri el-Ferrâ’nın Nahiv ilmindeki üstünlüğünü göstermektedir. Allah, bizden de İslâm âlimlerinden de râzı olsun.

Zamirler Hakkında Kısa Özet:

Zamirler ma’rifedirler. Mütekellim zamiri muhâtabdan; muhâtab da ğâib zamirinden daha ma’rifedir.

Bütün zamirler mebnîdirler. Cümle içindeki yerlerine göre (mahallen) i’râb olunurlar. Cümle içinde görülüp görülmemelerine göre bâriz (zâhir, açık) ve müstetir (gizli) diye iki kısma ayrılırlar. Bâriz zamirler de, munfasıl (ayrı) ve muttasıl (bitişik) şeklinde ikiye ayrılırlar. Munfasıl zamirler merfû’ ve mensûb kısımlarına ayrılırken; muttasıl zamirler ise merfû’, mensûb ve mecrûr kısımlarına ayrılırlar. Zamirlerde vasfiyyet (niteleme) anlamı olmadığı için, bir şey için sıfat olmazlar.

Türkçe’de “zamir” için, kâide dışı uydurma bir kelime olarak “adıl” da denmektedir.

Zamirin Mercii ve İdmâr Kable’z-Zikr:

Arapça’da, zamirin yerini tuttuğu isme “zamirin mercii” denir. Yukarıdaki cümlemizde ه zamirinin mercii زَيْد ismidir.

Arapça’dan Türkçe’ye doğru tercüme yapabilmek için metin içindeki zamirin merciinin yani yerini tuttuğu ismin tespiti çok önemlidir. İsme, zamir avdet edebilir ama fiil ve harf zamire merci olamaz.

Bazı istisnâî durumlar dışında, الإضْمار قَبْلَ الذِّكْرِ” yani zamirin merciini zikretmeden zamir kullanmak câiz değildir.

Örnek: كَلَّمَ أسْتَاذُهُ خَالِدًا denemez. Çünkü bu, lafzan ve rütbeten “idmâr kable’z-zikr” olur ki, câiz değildir. Lafzan, mercii zikredilmeden zamirin zikredilmesi; rütbeten ise, cümlede sırayı gözetmektir. Çünkü fâilin yeri, fiilden sonra ve mef’ûl’den öncedir.

Az önce zikrettiğimiz, lafzan ve rütbeten yanlış olan cümlenin doğru söylenişi; كَلَّمَ خَالِدًا أسْتَاذُهُ şeklindedir.

Sadece lafzan olan idmâr kable’z-zikr câiz görülmüştür:

نَصَرَ صدِيقَهُ خَالِدٌ gibi. Bu cümlede fâilin yeri; fiilden sonra ve mef’ûl’den öncedir.

Zamirler Kaça Ayrılır?

Zamirler, munfasıl (ayrı) ve muttasıl (bitişik) olmak üzere iki kısma ayrılır.

Bazıları, ibârede bulunmayan fakat âmilin tahtında gizli olarak varlığı kabul edilen müstetir (gizli) zamirleri de üçüncü bir kısım olarak sayarlar.

Müstetir zamir sadece merfû’ olur ve ibârede mevcut ve melfûz (telaffuz olunmuş) hükmündedir.

1-   Munfasıl Zamirler (الضَّمَائِرُ الْمُنْفَصِلَةُ):

Bir kelimeye bitişik olmadan kullanılan ve kendi başlarına anlamları olan zamirlerdir. Merfû’ ve mensûb olmak üzere iki kısımdır.

a)   Merfû’ Munfasıl Zamirler:

Türkçe’de ismin yalın hâli anlamını ifade ederler. Bunlara “merfû’ munfasıl zamirler” denilmesinin nedeni, cümlede her zaman merfû’ durumda bulunmalarıdır. Bu zamirler cümle içerisinde mübteda, haber, fâil, nâibul fâil, ma’tûf, ma’tûfun aleyh, müstesnâ ve te’kîd konumlarında kullanılırlar. Zamirler mebnî oldukları için i’râbları açık olmaz. Onun için bulundukları yer itibariyle merfû’ kabul edilirler. “Mahallen merfû’” diye ifade edilirler. Buna “mahallî i’râb” denir. Mebnî’nin anlamı ise; ne olursa olsun son harfinin harekesi değişmeyen kelimeler demektir.

Merfû’ munfasıl zamirin en yaygın kullanımı mübteda olmasıdır.

Munfasıl zamirin mahallen merfû oluşunu örneklendirelim:

هُمْ مُطِيعُونَ “Onlar itaatkârdırlar.”

Bu cümlede هُمْ mübtedadır. Mübteda, merfû’ olduğu için bu kelimenin son harfinin harekesi normalde damme olması gerekirken, sâkin gelmiştir, sükûn üzere mebnîdir. Çünkü zamirler mebnîdirler. Bu nedenle örnek cümlemizdeki هُمْ munfasıl zamirine “mahallen merfû’” denir.

“İ’râb” konusunda bu kadar açıklama yeterlidir. Yoksa şu an i’râb ve i’râbın kısımları olan “lafzî, takdîrî ve mahallî i’râb” bahislerini açacak değiliz. Sadece konumuzla ilgili bir yönüne temas etmekle yetindik.

Not: Muttasıl هُمْ ve كُمْ zamirlerinden sonra, başında vasl hemzesi bulunan harf-i ta’rîfli bir kelime geldiği zaman, bu zamirlerin sâkin mîm harfleri damme ile harekelenerek geçiş sağlanır.

Örnek: شَكَرَهُمُ الطِّفْلُ “(Küçük) Çocuk onlara teşekkür etti”,

شَكَرَكُمُ الطِّفْلُ “(Küçük) Çocuk size teşekkür etti”.  

Merfû’ Munfasıl Zamirler Şunlardır:

Cem’i     Tesniyye      Müfred

هُمْ               هُمَا                   هُوَ             Ğâib

هُنَّ               هُمَا                   هِيَ            Ğâibe

أنْتُمْ              أنْتُمَا                  أنْتَ            Muhâtab

أنْتُنَّ              أنْتُمَا                  أنْتِ            Muhâtaba

__               نَحْنُ                   أنَا              Mütekellim

b)  Mensûb Munfasıl Zamirler:

Bunlar da cümlede mef’ûl yerinde geldikleri için mensûb olan zamirlerdir. Mebnî oldukları için mensûb oluşları mahallî (yer itibariyle)dir.

Türkçe’de ismin belirtme durumu (-ı, -i, -u, -ü) veya yönelme durumu (–e, -a) anlamını ifade ederler. Cümledeki fiilin anlamına uygun çeviri açısından bazen ismin –den, -dan anlamını da verebilirler. وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “ve ancak Senden yardım isteriz” gibi.

Örnek:

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“Yalnız Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım isteriz.” (Fâtiha: 5)

Âyette geçen إِيَّاكَ , mensûb munfasıl zamirdir. Sükûn üzere mebnîdir. Mukaddem mef’ûlün bih’tir, mahallen mensûb’dur. Cümlede, نَعْبُدُ fiilinden önce geldiği için hasr ifade eder ve “ancak, sadece, yalnızca” anlamını verir. إِيَّاكَ ‘nin anlamı; “yalnız Sana” demektir.

Mensûb Munfasıl Zamirler Şunlardır:

Cem’i     Tesniyye      Müfred

إِيَّاهُمْ             إِيَّاهُمَا                إِيَّاهُ          Ğâib

إِيَّاهُنَّ             إِيَّاهُمَا               إِيَّاهَا         Ğâibe

إِيَّاكُمْ             إِيَّاكُمَا                إِيَّاكَ          Muhâtab

إِيَّاكُنَّ             إِيَّاكُمَ                 إِيَّاكِ          Muhâtaba

  __              إِيَّانَا                  إِيَّايَ          Mütekellim

(Devamı var ...)



Düzenleyen Yusuf Semmak - 30Kasım2015 Saat 18:27

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 25Kasım2015 Saat 04:10

ZAMİRLER (2)

2-   Muttasıl Zamirler (الضَّمَائِرُ الْمُتَّصِلَةُ):        

 Kendi başlarına müstakil olarak bulunamayan, mâkabline (öncesine) yani önlerinde bulunan isim, fiil veya harflere bitişmek zorunda olan zamirlerdir.

Merfû’, mensûb ve mecrûr durumlarında olurlar.

a)   Merfû’ Olarak Bulunanlar:

Bunlar fiillere fâil olarak bitişirler. Mâzî fiillerin sonunda ا ، و ، ن ، تَ ، تُمَا ، تُمْ ، تِ ، تُنَّ ، تُ ، نَا harfleri muttasıl (bitişik) merfû’ zamirlerdir.

Mâzi Fiilde Bulunan Muttasıl Merfû’ Zamirler:

Cem’i     Tesniyye      Müfred    Zamir

نَصَرُوا            نَصَرَا               X               و -  ا

نَصَرْنَ            نَصَرَتَا              X             ن  -  ا

نَصَرْتُمْ          نَصَرْتُمَا           نَصَرْتَ         تُمْ  - تُمَا -  تَ

نَصَرْتُنَّ          نَصَرْتُمَا           نَصَرْتِ         تُنَّ  - تُمَا -  تِ  

  __             نَصَرْنَا             نَصَرْتُ          نَا  -  تُ

Muzâri Fiilde Bulunan Muttasıl Merfû’ Zamirler:

Cem’i     Tesniyye      Müfred    Zamir

يَنْصُرُونَ         يَنْصُرَانِ           X               و -  ا

يَنْصُرْنَ           تَنْصُرَانِ           X             ن  -  ا

تَنْصُرُونَ         تَنْصُرَانِ            X             و  -  ا

تَنْصُرْنَ           تَنْصُرَانِ        تَنْصُرِينَ       ن  - ا -  ي

  __                X               X              X

Örnek tablomuzda da görüldüğü gibi, muzâri fiilde bulunan merfû’ zamirler ا ، و ، ي ، ن harfleridir. (X) işâreti ile gösterilen yerlerde zamir bulunmamaktadır.

Not: İsimlerdeki tesniyye elifi ve cem’ müzekker sâlim vâv’ı zamir değildir. Onlar i’râb harfidir. مُسْلِمَانِ “iki Müslüman”, قَلَمَانِ “iki kalem” ve مُسْلِمُونَ “Müslümanlar” gibi. Gerek tesniyye ve gerekse cem’ müzekker sâlim kelimelerin sonunda bulunan “nûn” harfi, müfredindeki tenvîn’in yerine ivad’dır yani ona karşılıktır. Nasıl ki, müfred ismin sonunda bulunan tenvîn, o kelimenin isim olduğunun alâmeti ise; tesniyye ve cem’ müzekker sâlim kelimelerin isim olduklarının alâmetleri ise, sonlarında bulunan ve müfredlerindeki tenvîn’e karşılık olan “nûn” harfidir. Tesniyye isimlere örnek: مُعَلِّمَانِ , “iki erkek öğretmen” demektir. Ref’ alâmeti elif’tir. Yani “elif” ile merfû’dur. Bu kelimenin nasb ve cerr halleri ise, مُعَلِّمَيْنِ ‘dir. Tesniyye kelimedeki “yâ” harfi, cümle içindeki yerine göre nasb ve cerr alâmeti olur. Cem’ müzekker sâlim kelimelere örnek: مُعَلِّمُونَ , “erkek öğretmenler” demektir. Cem’ müzekker sâlim kelimelerde ref’ alâmeti, kelimenin sonunda bulunan vâv’dır. Cümledeki yerine göre nasb ve cerr alâmeti ise “yâ” harfidir. مُعَلِّمِينَ kelimesindeki “yâ” harfi, yerine göre nasb, yerine göre de cerr alâmeti olur. Sonunda bulunan “nûn” ise, müfredinde bulunan tenvîn’e karşılıktır.

Cem’ müzekker sâlim kelime olan مُسْلِمِينَ ile tesniyye kelime olan مُسْلِمَيْنِ arasındaki fark; cem’ide “yâ” harfinin öncesindeki harfin kesreli, sonrasının fethalı; tesniyye’de ise “yâ” harfinin öncesinin fethalı, sonrasının ise kesreli olmasıdır. Arapça ibâre okurken bu noktaya dikkat etmek gerekir.

Emr-i Hâzır Fiilde Bulunan Muttasıl Merfû’ Zamirler:

Cem’i     Tesniyye      Müfred    Zamir

اُنْصُرُوا          اُنْصُرَا             X             و  -  ا

اُنْصُرْنَ          اُنْصُرَا         اُنْصُرِي        ن  - ا -  ي

Örnek tablomuzda da görüldüğü gibi, emr-i hâzır fiilde bulunan merfû’ zamirler ا ، و ، ي ، ن harfleridir. (X) işâreti ile gösterilen yerde zamir bulunmamaktadır.

Not: “Mâzi, muzâri ve emir fiillerde bulunan merfû’ muttasıl zamirler” tablolarında (X) işâreti ile gösterilen yerlerde müstetir (gizli) zamir bulunmaktadır.

b)  Mensûb Olarak Bulunanlar:

Bunlar, fiillere bitişerek mef’ûl olurlar.

Cem’i     Tesniyye      Müfred

كَتَبَهُمْ           كَتَبَهُمَا              كَتَبَهُ

كَتَبَهُنَّ          كَتَبَهُمَا              كَتَبَهَا

كَتَبَكُمْ           كَتَبَكُمَا             كَتَبَكَ            

كَتَبَكُنَّ          كَتَبَكُمَا             كَتَبَكِ            

__               كَتَبَنَا             كَتَبَ نِ ي            

Bu zamirler, sadece mâzi fiile değil, muzâri ve emir fiillere de bitişebilirler.

Fiile bitişen muttasıl zamir devamlı mef’ûlün bih ve mahallen mensûb’dur. ضَرَبَهُمْ ، أضْرِبُكَ ، اِضْرِبْهُ gibi.

(Devamı var ...)


Düzenleyen Yusuf Semmak - 26Kasım2015 Saat 16:30

IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 25Kasım2015 Saat 04:32

ZAMİRLER (3)

c)    Mecrûr Olarak Bulunanlar:

İsimlerin sonuna bitişen zamirler devamlı muzâfun ileyh (tamlayan) konumunda mahallen mecrûr olurlar.

Cem’i     Tesniyye      Müfred

كِتَابُهُمْ           كِتَابُهُمَا              كِتَابُهُ

كِتَابُهُنَّ          كِتَابُهُمَا              كِتَابُهَا

كِتَابُكُمْ           كِتَابُكُمَا             كِتَابُكَ            

كِتَابُكُنَّ          كِتَابُكُمَا            كِتَابُكِ            

__                 كِتَابُنَا              كِتَابِي            

Muttasıl zamirler sadece harf-i cerrlere ve hurûf-u müşebbehe bi’l fiile yani ”إنَّ ve benzerleri” veya “إنَّ ve (kız) kardeşleri” diye bilinen, “fiile benzeyen harflere” bitişirler. Harf-i cerrlere bitişince mecrûr, fiile benzeyen harflere bitişince ise mensûb olurlar.

Harf-i cerrler dışındaki diğer harflerle munfasıl zamirler kullanılır. Fakat لَوْلَا harf-i cerr kabul edildiği zaman, muttasıl zamir ile kullanılır. Örnek: لَوْلَاكَ “Sen olmasaydın” gibi.

Muttasıl Zamirlerin Harf-i Cerrle Çekimi:

مِنْهُمْ           مِنْهُمَا              مِنْهُ

مِنْهُنَّ          مِنْهُمَا              مِنْهَا

مِنْكُمْ           مِنْكُمَا            مِنْكَ            

مِنْكُنَّ          مِنْكُمَا            مِنْكِ            

__               مِنَّا               مِنِّي

Muttasıl zamirlerin “-den, -dan” anlamına gelen مِنْ harf-i cerriyle çekimini yaptık. مِنْهُ “ondan” demektir. مِنْ , cârr (harf-i cerr), هُ ise mahallen mecrûr’dur.

Zamirlerin, إنَّ ve Benzerlerine Bitişmesine Bir Örnek Verelim:

Allah Sübhânehu ve Teâlâ, Kitâb-ı Kerîm’inde şöyle buyurmaktadır:

إنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْئٍ قَدِيرٌ “Muhakkak Sen her şeye kadîrsin” (Âl-i İmrân: 26)

Âyetin i’râbına geçmeden önce, kısa bir hatırlatma yapalım.

Bilindiği gibi, إنَّ ve benzerleri isim cümlesinin başına gelirler; isim cümlesinin mübtedasını kendi isimleri yaparak nasb ederler, isim cümlesinin haberini ise kendi haberleri yaparak ref’ ederler.

إنَّ gelmeden önce cümlenin takdîri; أنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْئٍ قَدِيرٌ idi.

Bunu, “düz cümle” olarak; أنْتَ قَدِيرٌ عَلَى كُلِّ شَيْئٍ biçiminde de takdîr edebiliriz.

Türkçe’den bildiğimiz kurallı ya da düz cümlelerde, temel öğeler kendi yerlerinde gelirler, yardımcı öğeler ise temel öğelerden sonra gelirler. Türkçe’de kurallı cümlede yüklem sonda gelir. Diğer öğelerse, önemine göre yükleme yakın olacak şekilde dizilirler. Bunun zıddı devrik cümledir. Devrik cümlede ise cümlenin sonunda yüklem yerine diğer öğelerden birisi bulunur. Her ne kadar -tanımlamalar açısından- Türkçe Dil Bilgisinde durum bu olsa da, edebî ifadelerde devrik cümleler sıkça kullanılır. Çünkü sürekli kurallı (düz) cümlelerle kurulan konuşmalar oldukça monotonlaşır ve dinleyiciyi de sıkar. Dolayısıyla devrik kurulmuş bir cümle yanlış değildir. Bilâkis ancak dili iyi bilenlerce kullanılabilen bir konuşma ve bir yazışma şeklidir.

Cümlenin öğelerinin yerli yerinde gelmesine Arapça’da “rütbe” denir. Arapça’da devrik cümleler sıkça kullanılır. Ayetin ilk takdîrinde; haberin müteallıkı (yardımcı öğesi) olan عَلَى كُلِّ شَيْئٍ haberden önce gelmiştir. İkinci takdîrde ise, bu yardımcı öğe, haberden sonra gelmiştir.

Bu Âyette إنَّ , fiile benzeyen harflerdendir, nasb ve tevkîd (doğrulama, tahkîk) edatıdır. Tahkîk ve nasb edatı إنَّ ‘ye muttasıl muhâtab zamiri كَ bitişmiştir. كَ , fetha üzere mebnî, mahallen mensûb’dur ve إنَّ ‘nin ismidir. عَلَى كُلِّ , cârr ve mecrûr’dur, قَدِيرٌ kelimesine müteallık’tır. شَيْئٍ , كُلِّ kelimesinin muzâfun ileyh’idir, nekre olduğu için kesreli tenvîn almıştır. قَدِيرٌ ise, إنَّ ‘nin haberidir, nekre olduğu için tenvînli damme ile merfû’dur.

Muttasıl Zamir Cümledeki Durumuna Göre Üçe Ayrılır:

Bu konunun anlaşılabilmesi için, yukarıda “Muttasıl Zamirler” ana başlığı altında verdiğimiz çekim tablolarının incelenmesi ve anlaşılması gerekmektedir. Muttasıl zamir mevzuunu burada bir nevi özetlemekteyiz.

a)   Sadece merfû’ olarak kullanılanlar:

Bunlar, fiillere fâil olarak bitişenlerdir.

كَتَبْتَ ، كَتَبْتِ ، كَتَبْتُ ، كَتَبَا ، كَتَبُوا ، كَتَبَبْنَ ، اُكْتُبِي fiillerinin sonundaki ت ، ا ، و ، ن ، ي harfleridir. Bu zamirler, mâzi fiilde tesniyye muhâtab sîğalarında تُمَا , cem’ müzekker muhâtab sîğalarının sonunda تُمْ , cem’ müennes muhâtabanın sonunda تُنَّ şeklini alırlar. Yukarıdaki mâzi fiil ve emr-i hâzır tablolarını inceleyiniz.

Muzâri fiildeki ا ، و ، ي ، ن harfleri muttasıl merfû’ zamirlerdir.

Muzâri fiildeki şu beş sîğaya ef’âl-i hamse denir:

يَنْصُرَانِ ، تَنْصُرَانِ ، يَنْصُرُونَ ، تَنْصُرُونَ ، تَنْصُرِينَ 

Yukarıdaki muzâri fiil tablosunu inceleyiniz.

b)  Bazen mensûb, bazen mecrûr olarak kullanılanlar:

Bunlar, fiillere bitişerek mef’ûl ve mensûb, isimlere bitişerek de mecrûr olurlar. İsimlere bitiştiklerinde muzâfun ileyh olurlar. Bunlar ه ، ها ، ك ، ي harfleridir.

نَصَحَنِي اُسْتَاذِي “Hocam bana nasihat etti.”

نَصَحَكَ اُسْتَاذُكَ “Hocan sana nasihat etti.”

الْمَرْأةُ عَلَّمَهَا زَوْجُهَا “Kadına kocası öğretti.”

النَّبِيُّ أرْسَلَهُ رَبُّهُ “Peygamberi Rabbi gönderdi.”

Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, fiillere bitişmiş olan zamirler mef’ûlün bih olarak mensûb, isimlere bitişenler ise muzâfun ileyh olarak mecrûr’dur.

c)    Merfû, mensûb ve mecrûr olarak kullanılan:

Merfû, mensûb ve mecrûr olarak kullanılan نَا zamiri.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

رَبَّنَا إِنَّنَا سَمِعْنَا مُنَادِيًا يُنَادِي لِلإِيمَانِ أَنْ آمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَآمَنْنَا

“Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik.” (Âl-i İmrân: 193)

رَّبَّنَا derken رَّبَّ kelimesi gizli bir nidâ edatı sebebiyle münâda’dır, muzâf’tır, mensûb’dur. Münâda ile iktifâ edilerek nidâ edatı hazfedilmiştir. Takdîri; يَا رَّبَّنَا demektir.

رَّبَّنَا ‘daki نَا izâfet sebebiyle mahallen mecrûr, إِنَّنَا ‘daki نَا mahallen mensûb ve سَمِعْنَا ‘daki نَا ise mahallen merfû’ ve fâil’dir.

Devamla; آمِنُوا emr-i hâzır, sonundaki و mahallen merfû’ ve fâil’dir. Vâv’dan sonraki elif ise fârika’dır. Yani kendisinden önceki vâv’ın kelimenin aslından olmadığını ortaya koymaktadır. بِرَبِّكُمْ , آمِنُوا ‘ya muteallık’tır. بِرَبِّكُمْ ‘deki كُمْ , izâfet sebebiyle mahallen mecrûr’dur. Daha doğrusu “kâf” muttasıl zamiri izâfet nedeniyle mahallen mecrûr’dur, kendisine bitişen “mîm” ise cem’ müzekker alâmetidir. Âyeti verirken فَآمَنَّا ‘yı sonundaki muttasıl mahallen merfû’ zamirine dikkat çekmek için فَآمَنْنَا şeklinde açılımlı yazdık. فَآمَنَّا ‘daki ”fâ” atıf harfidir. آمَنَّا ‘nın i’râbı, سَمِعْنَا gibidir.

(Devamı var ...)


IP
Yusuf Semmak
Yeni Üye
Yeni Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 22Nisan2012
Gönderilenler: 10

Alıntı Yusuf Semmak Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 25Kasım2015 Saat 04:35

ZAMİRLER (4)

Not: 1) Bu zamirlerin başına harf-i cerr gelince mecrûr olurlar. علَيَّ ، لَكُمْ ، عَنْهُ gibi.

Rabbimiz buyurdu:

رَّبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

“Rabbimiz yalnız Sana tevekkül ettik, yalnız Sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnız Sanadır.” (Mümtehine: 4)

Âyette, başına harf-i cerr gelmiş olan zamirler mecrûr’dur.

رَّبَّنَا ‘daki نَا zamiri muzâfun ileyh olduğu için mahallen mecrûr, تَوَكَّلْنَا ve أَنَبْنَا ‘daki نَا zamirleri mahallen merfû’dur.

2) Mütekellim yâ’sı sâkin ve meftûh okunabilir. Ama üst tarafı “elif” ya da “sâkin yâ” olursa meftûh okunur. عَصَايَ “değneğim”,بُنَيَّ  - بُنَيْيَ “oğulcuğum, yavrucuğum” gibi.

3) Mütekellim zamiri olan ي , fiillere bitiştiği zaman, fiilin son harfi ile kendisi arasına vikâye (koruma) nûn’u denilen bir “nûn” gelir. Bu “nûn”, fiilin son harfini kesre olmaktan koruduğu için koruma nûn’u adını almıştır. اللَّهُ خَلَقَنِي “Allah beni yarattı” gibi.

4) Fiillerin sonundaki zamirler fâil ya da mef’ûl, isimlerin sonundaki zamirler ise muzâfun ileyh olur. كِتَابُكَ “senin kitabın”, كَتَبَهُ “onu yazdı”, كَتَبْتَ “sen yazdın” gibi.

3- Müstetir Zamirler (الضَّمَائِرُ الْمُسْتَتِرَةُ):

Müstetir zamirler konusunu, zamirlerin ibârede görülüp görülmemesi yönüyle ikiye ayırmak sûretiyle de işlemek mümkündür. Bazı zamirler bâriz’dir, bazısı da gizlidir.

a)   Bâriz Zamirler (الضَّمَائِرُ الْبَارِزَةُ):

İbârede mevcut ve telaffuz edilen zamirlerdir. Bu zamirlere “zâhir zamir”  (الضَّمِيرُ الظَّاهِرُ) de denilir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

رَبَّنَا آمَنْنَا بِمَا أَنزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ

“Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve o Peygamberin izine tâbi olduk. Artık bizi şâhidlerle beraber yaz.” (Âl-i İmrân: 53)

Bâriz zamirler konusunu yukarıda ayrıntılı şekilde öğrendik.

b)  Müstetir (Gizli) Zamir (الضَّمَائِرُ الْمُسْتَتِرَةُ):

İbârede mevcut olmayan, fakat âmilinin tahtında varlığı gizli olarak kabul edilen zamirlerdir. Bu tür zamirlere “tahtında müstetir” denilir.

Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُمْتَرِينَ

“Hak, Rabbinden (gelen)dir. O halde sakın şüphe edenlerden olma.” (Bakara: 147)

فَلاَ تَكُونَنَّ ‘de أنْتَ zamiri vucûben müstetir’dir.

Müstetir zamir sadece merfû’ olur.

Bâriz zamirlerden sonra müstetir zamirlerin neler olduğu da açığa çıkmaktadır.

“Muttasıl Zamirler” başlığı altında yer alan “Merfû’ olarak bulunanlar” kısmında yer verdiğimiz mâzi, muzâri ve emir fiillerin çekim tablolarında (X) işâreti bulunan kiplerdeki zamirler müstetir’dir.

Mâzi’de 2 tanedir:هِيَ  - هُوَ 

Muzâri’de 5 tanedir: نَحْنُ -  أنَا- أنْتَ -هِيَ  -  هُوَ 

Emir’de 1 tanedir: أنْتَ

Mâzi fiilde bu zamir sadece iki yerde takdîr edilir. Bunlar, müfred, müzekker, ğâib kipinde هُوَ , müfred, müennes, ğâibe kipinde هِيَ  zamirleridir.

Muzâri fiilde müfred, müzekker, ğâib kipinde هُوَ , müfred, müennes, ğâibe kipindeهِيَ  , müfred, müzekker, muhâtab kipinde أنْتَ olarak takdîr edilirken, nefs-i mütekellim vahde kipinde أنَا , nefs-i mütekellim mea’l ğayr kipinde ise نَحْنُ takdîr edilir.

Emr-i hâzır müfred, müzekker, muhâtab kipinde أنْتَ , emr-i ğâib müfred, müzekker, ğâib kipinde هُوَ , müfred, müennes, ğâibe kipinde هِيَ takdîr edilir.

Bu anlatılanları cümle içinde görelim:

Mâzi:

نَصَحَتْ (هِيَ) صَدِيقَهَا  -  نَصَحَ (هُوَ) صَدِيقَهُ

Muzâri:

تَنْصَحُ (هِيَ) صَدِيقَهَا  -  يَنْصَحُ (هُوَ) صَدِيقَهُ

تَنْصَحُ (أنْتَ) صَدِيقَكَ

نَنْصَحُ (نَحْنُ) صَدِيقَنَا -  أَنْصَحُ (أنَا) صَدِيقِي

Emir:

اِنْصَحْ (أنَا) صَدِيقَكَ

لِتَنْصَحْ (هِيَ) صَدِيقَهَا  -  لِيَنْصَحْ (هُوَ) صَدِيقَهُ

Zamirler bahsinde son olarak “fasl zamiri” (ضَمِيرُ الفَصْلِ) mevzuunda bir miktar duralım.

Zamir-i Fasl: İsim cümlesinin haberi, harf-i ta’rîf’li olduğu zaman mübteda ile haberin sıfat-mevsûf’la karışma ihtimali bulunduğu zaman aralarına “merfû’ munfasıl zamir” getirilir. Bu zamir, mübteda ile haberi sıfat-mevsûf’tan ayırdığı için “zamir-i fasl” diye isimlendirilmiştir.

Örnek:

الرَّجُلُ الْعَالِمُ الرَّجُلُ هُوَ الْعَالِمُ

“Adam âlimdir” derken, haberi ma’rîfe olarak getirdiğimizde, bu ifade sıfat tamlamasıyla karıştırılmaktadır. Onun için mübteda ile haberin arasına merfû munfasıl zamir getirilir. Eğer zamir-i fasl getirilmeseydi, “âlim adam” anlamında bir sıfat tamlaması sanılması ihtimali vardı. İşte fasl zamiri, isim cümlesinin sıfat tamlamasına karışmasını önleyen bu ikisinin arasını ayıran bir zamirdir.

Fasl Zamirinin Şu Dört Şartı Taşıması Gerekir:

a)   Mübteda ile haber arasında gelmesi gerekir.

زَيدٌ هُوَ الْقَائِمُ 

الْمُتَّقُونَ هُمُ الفَائِزُونَ

Ya da aslı itibariyle mübteda-haber olan ama sonrasında başına إنَّ ve kardeşleri ya da كَانَ ve kardeşlerinden birisi gelen cümlelerde de fasl zamiri bulunur.

إنّ زَيْدًا لَهُوَ الْقَائِمُ

كَانَ زَيْدٌ لَهُوَ الْقَائِمَ

Ayette de şöyle buyurulmaktadır:

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ “İşte (Îsâ hakkında sana anlatılan) bu (haber) elbette gerçek kıssalardır.” (Âl-i İmrân: 62)

b)  Fasl zamirinin öncesinde ve sonrasında ma’rife kelime olmalıdır.

إنَّ مُحَمَّدًا هُوَ الْمُنْطَلِقُ gibi.

Ya da ilki hakiki ma’rife olmalıdır, ikincisi harf-i ta’rîf’i kabul edemese de ma’rîfe’ye benzemelidir. Kendisinden sonra مِنْ harf-i cerr’i gelen ism-i tafdîl gibi.

مُحَمَّدٌ أفْضَلُ مِنْ عَمْرٍو “Muhammed, Amr’dan daha faziletlidir” anlamındaki cümlede أفْضَلُ , harf-i ta’rîf’i kabul etmese de, ma’rife’ye benzediği için bu cümlede fasl zamiri gelebilir. مُحَمَّدٌ mübteda, أفْضَلُ haber, مِنْ عَمْرٍو ise cârr ve mecrûr’dur, habere müteallık’tır.

c) Fasl zamiri, merfû’ zamirlerden olmalıdır. Misallerde olduğu gibi.

d) Fasl zamiri, öncesindeki kelimeye, mütekellim, muhâtab, ğâib, müfred, tesniyye, cem’, müzekker ve müennes yönünden uygun olmalıdır.

مُحَمَّدٌ هُوَ الْمُجْتَهِدُ ، فَاطِمَةُ هِي الْمُجْتَهِدَةُ ، الْمُؤْمِنَاتُ هُنَّ الْفَائِزَاتُ gibi.

Bir de, Âyet-i Kerîme zikredelim:

فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ

“Beni aralarından alınca artık onlar üzerinde gözetleyici yalnız Sen oldun.” (Mâide: 117)

كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ cümlesinde dikkat edilecek bir nokta vardır. O da; الرَّقِيبَ kelimesi nâkıs mâzi fiilin haberi olduğu için, fasl zamiri olan أَنتَ ‘den sonra gelmiş olmasına rağmen mensûb (fethalı) olmuştur. Arapça’ya yeni başlamış olanlar bu kelimeyi çoğu zaman merfû’ yani dammeli olarak okurlar. Bu okuyuş yanlıştır!

Açıkladığımız durumun örneği biraz önce de geçmişti.

كَانَ زَيْدٌ لَهُوَ الْقَائِمَ cümlesindeki الْقَائِمَ kelimesi كَانَ ‘nin haberi olduğu için mensûb olmuştu.

Not: Basrîler (Basra Okulu Dilcileri), isim cümlesinin iki öğesini yani mübteda ile haberin arasını ayıran bu zamiri “fasl zamiri” diye isimlendirirlerken, Kûfîler buna “imâd (direk, destek) zamiri” (ضَّمِيرُ الْعِمَادِ) adını verirler. El-Ferrâ’ da bu zamiri “imâd zamiri” diye isimlendirir.

Bir Âyet ile zamirler konusuna son verelim.

وَمَا تَوْفِيقِي إِلاَّ بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ اُنِيبُ

“Benim başarım ancak Allah iledir. Ben yalnız O’na güvenip dayandım ve yalnız O’na dönerim” (Hûd: 88)

14-15 Kasım 2015 Cumartesi/Pazar

  Yusuf Semmak



Düzenleyen Yusuf Semmak - 26Kasım2015 Saat 19:29

IP

Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma


Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,172 Saniyede Yüklendi.