Onlinearabic.net Anasayfası   Aktif KonularAktif Konular  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş   
aöf ilahiyat önlisans arapça dersleri
Ankara İlahiyat İLİTAM 1. Sınıf Dersleri
  Forum Anasayfası Onlinearabic.netİLİTAM - İLAHİYAT FAKÜLTESİ LİSANS TAMAMLAMA PROG.İlitam Öğrencileri Tanışma BölümüAnkara İlahiyat İLİTAM 1. Sınıf Dersleri
Mesaj icon Konu: Fıkıh Ünite 1: Fıkıh İlminin Mahiyeti ve Tarihi Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Pratik Arapça Dersleri
Yazar Mesaj
scelik
Moderator
Moderator
Simge
Yabancılar için Türkçe Öğrenimi

Kayıt Tarihi: 01Ekim2006
Konum: Rize
Gönderilenler: 7217

Alıntı scelik Cevapla bullet Konu: Fıkıh Ünite 1: Fıkıh İlminin Mahiyeti ve Tarihi
    Gönderim Zamanı: 25Kasım2010 Saat 13:14



Fıkıh Ünite 1: Fıkıh İlminin Mahiyeti ve Tarihi Gelişimi

ÜNİTE: 1 FIKIH İLMİNİN MAHİYETİ VE TARİHİ GELİŞİMİ
Prof. Dr. İbrahim ÇALIŞKAN
Fıkhın Anlamı
Fıkıh kelimesi sözlükte çeşitli bablara göre; “mutlak olarak anlamak, konuşan kimsenin dediğini anlamak” gibi anlamların yanısıra “fakihin bir karakteri”ni ifade edebilmek için de kullanılmıştır.
İlk dönemlerde fıkıh terimi, Kitâb ve Sünnet’in nasslarının delalet ettiği itikat, ahlâk ve amellerle ilgili hükümleri içermektedir. Hatta ilk dönemde geniş anlamdaki bu “fıkıh” terimi, “zühd”ü de kapsamaktaydı. Nitekim Hasan-ı Basri fakihi şöyle tanımlar. “Gerçek fakih dünyaya değer vermeyip ahiretle meşgul olan , derin bir dini bilgiye sahip olan, ibadetleri düzenli olan, takva sahibi, müslümanların namuslarında gözü olmayan ve ümmetin selametini isteyen kimsedir.”

Daha sonra fıkıh, sadece ‘ahiret ilmi ve nefsin âfetlerinin inceliklerini bilme’ye hasredilmiş, böylece fıkıh, ahiret ile ilgili meselelerin ön plana çıkarılıp dünyanın önemsenmemesi sonucunu doğurmuştur. Örneğin İmam Malik fıkhı, “Allah’ın kalplere koyduğu bir ışık” olarak tanımlamşıtır. Nihayet fıkıh, “tafsilî delillerden elde edilen bilgiyle amelî-şer’î hükümleri bilmek” olarak tanımlanan bir ilim haline gelmiştir.

Hicri ikinci yüzyıla kadar fıkıh, hem hukukî hem de itikadî meseleleri içermekteydi.
“el- Fıkhu’l-Ekber” adıyla bilinen ve Ebû Hanîfe’ye (ö. 15h./767m.) nispet edilen ve kadercilere karşı yazılmış olan bu eserde; iman, Allah’ın birliği, sıfatları, ahiret hayatı, peygamberlik gibi İslam’ın temel inanç esasları ele alınıp incelenmektedir. Bu da ilk dönemde kelam konularının da fıkıh terimi kapsamına girdiğini göstermektedir. Bu anlamda Ebu Hanife fıkhı “kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi” olarak tanımlamıştır.

Fıkhın kelamdan bağımsız bir ilim olarak ilk defa Me’mun döneminde, Yunanca felsefi eserler Arapçaya tercüme edildiğinde, Mutezile tarafından ortaya konmuş olduğu anlaşılmaktadır.

Hicri birinci asrın sonlarına doğru hadis toplama hareketi başlayınca “ilim” terimi genellikle “sünnet bilgisi” için kullanılırken, aynı dönemde fıkıh terimi ise, “akıl ve re’ye dayanan bilgi” için kullanılmaya başlanmıştır.
Fıkıh “zihinsel faaliyet” olma özelliğini hiç kaybetmemiştir. Sahâbiler arasında hukukî kararlar veren ve bu kararlarında aklı kullanmakla tanınanlar, “fukahâ” diye bilinmekteydiler. Bu terimlerin özellikle İslam’ın ilk dönemlerinde ifade ettikleri anlamlar arasında yine de kesin bir ayırım yapılması oldukça zor görünmektedir.

Fıkıh-Şeriat İlişkisi

Şeriat kelimesi sözlülte; “doğru yol, içilecek su yolu” anlamına gelmektedir.
Terim olarak şeriat, “Allah’ın kullarına indirdiği, inandıklarında ve inandıklarıyla amel ettiklerinde dünya ve ahiret mutluluğuna erecekleri hükümlerin tamamı”na denilmektedir.
Bu anlamıyla şerîat, uyulması gereken itikadî hükümleri, bezenilmesi gereken ahlakî değerleri ve bugünkü ifadesiyle özel ve kamu hukuku ile ilgili yerine getirilmesi gereken tüm hükümleri içermektedir ki, bu hükümlerin tamamına “Kur’ân fıkhı” adı da verilmektedir.

Şeriat ile Fıkıh Arasındaki Farklar

• Her fıkıh şeriattır, ancak her şeriat fıkıh değildir.
• Şerîat noksansızdır. Ancak fıkıh böyle değildir.
• Şerîat, fıkhın aksine tüm insanlığa hitap etmesi bakımından geneldir.
• Şerîat, fıkhın aksine koyduğu hükümlerle bütün insanlığı bağlayıcı bir özelliğe sahiptir.
• Şerîatın içerdiği hükümler doğrudur. Fukahânın ictihadları ise, bazen isabetli olurken bazen de yanlış olabilmektedir.
• Şeriatın içerdiği hükümler ebedî ve değişmezdir. Fıkıh hükümleri ise, insan aklının dahli söz konusu
olduğu için her zaman tartışmaya açıktır ve değişebilir niteliktedir.

Fıkhın İlminin Doğuşu

Fıkıh, Kur’ân’da yer alan itikadî, ahlakî ve amelî hükümlerden, Hz. Peygamber’in verdiği fetvâ ve hükümlerden / kararlardan, sahabenin Kitâb (Kur’ân), Sünnet, İcmâ’ ve Re’y’den çıkardıkları hükümler ve karşılaştıkları olaylarla ilgili verdikleri fetvâlardan doğmuştur.

Sonraları İslâm devletinin sınırları genişlemiş, yeni topraklar ele geçirilmiş ve buna bağlı olarak müslümanlar yeni problemlerle ve olaylarla da yüz yüze gelmişlerdir. Bunun tabiî bir sonucu olarak, müctehidler karşılaştıkları problemleri çözebilmek için ictihâda baş vurmuşlar, Kur’ân ve Sünnet’in nassları ışığında yeni hükümler elde etmişlerdir. Böylece, fıkhî hükümlerin alanı daha da genişlemiştir.

Fıkıh İlminin Gelişmesi

Hz. Peygamberin vefâtından sonra sahâbe, hüküm çıkarma (istinbât) görevini üstlenmişler, karşılaştıkları yeni olaylara Kur’ân ve Sünnet ışığında çözümler bulmaya çalışmışlardır.
Bu nedenle sahâbe dönemi “hukukî tefsir dönemi” veya “hüküm çıkarma kapısının açılmaya başladığı dönem” olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde sahabe, yargı (karşılaştıkları bu olaylar hakkında hüküm verme) ve fetvâ (yeni olaylar hakkında Kur’ân ve Sünnet ışığında insanları bilgilendirme) görevini üstlenmişlerdir.

Fıkıh İlminin Özellikleri

Fıkhın, kendisini diğer semâvî hukuk sistemlerinden olduğu gibi beşerî hukuk sistemlerinden de ayıran kendisine özgü karakteristik özellikleri vardır:

• Fıkıh, ilâhî bir hukuk sistemidir. Çünkü fıkhın referansları vahiy ve onu açıklayan Sünnet’tir. Fıkhın bu ilahi özelliği onu diğer beşeri hukuk sistemlerinden farklı kılmaktadır.
• Allah, insanların kitabında bildirdiği emir ve yasaklara uymasını ister. Çünkü insanın bu emir ve yasaklara uyması, hem kendisinin, hem içinde yaşadığı toplumun , hem de diğer insanların yararınadır.
• Fıkıh insanı ve insanın mutluluğunu esas almaktadır. Kaynağı ilahî olması sebebiyle fıkıh, renk, dil ve ırk ayırımı yapmaksızın tüm insanlığa hitap etmektedir. Allah emir ve nehiylerine uyma konusunda, tüm insanlığı –kendi yararları için- uyarmaktadır.
• Fıkıh insanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek genel ilkeleri içermektedir.
• Fıkıh, adaleti esas almakta ve adaletli davranmayı istemektedir. Bu bağlamda hak, adalet, eşitlik ve sevginin tüm ilişkilerde esas alınmasını ister. Aklın kullanılmasını, düşünmeyi ısrarla ister. Karşılaşılan olayların çözümünde vahiyden hareketle kolaylık ve hoşgörüyü esas alır. Fıkhın ana konusunu oluşturan ilahi emir ve yasaklarda, ‘insan yararı’ gözetilmiştir. Adaletli davranmayı esas alan fıkıh, bu konuda müslim, gayr-ı müslim ayırımı yapmaz.
• Fıkıh ilmi, toplumun içinde yaşar ve olaylarla beraber vardır. Fıkıh insanları sıkıntıya sokmak için değil de onların problemlerini çözmek için vardır. Fıkıhta fetvaların zamana, mekana ve kişilere göre değişeceği, maslahata ve örfe dayanan hükümlerin de maslahat ve örfün gereklerine göre farklılık arzedeceği genel bir ilke olarak kabul edilmiştir.


Fıkıh’ı sekiz kısma ayırmak mümkündür:

1. İbadetler: Birey ile yaradan ilişkisini düzenleyen hükümlerdir ki, nefis terbiyesini, kişinin kurtuluşunu ve toplumun mutluluğunu amaçlamaktadır. (140 ayet)
2. Aile ile ilgili hükümler: İnsanın doğumundan ölümüne kadar emzirilme, bakım, hacr, velayet, evlenme, boşanma ve miras gibi hükümleri içerir. (70 ayet)
3. Mâlî konularla ilgili hükümler: İnsanların hukuki anlamda borç doğuran çeşitli ilişkilerini düzenleyen hükümlerdir. Alım satım sözleşmesi, rehin, akitlere vefa gibi. (70 ayet)
4. Devletin gelirleri ve giderleri ile ilgili hükümler: Devletin gelirleri (ganimet, fey’, zekat, harac gibi) fakir ve zengin arsındaki haklarla ilgili hususları düzenleyen hükümlerdir. (10 ayet)
5. Anayasa ile ilgili hükümler: Birey ile yönetim arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlerdir. (10 ayet)
6. Milletlerarası ilişkiler ile ilgili hükümler: Savaş ve barış anında diğer milletlerlemüslüman devletlerin
ilşkilerini düzenleyen hükümlerdir. (25 ayet)
7. Yargı ile ilgili hükümler: Adalete uygun bir şekilde davanın görülmesi, sonuçlandırılması ve hükme bağlanması ile ilgili hükümlerdir. (13 ayet)
8. Suçlar ve cezalar hakkındaki hükümler: İnanç özgürlüğü, din, can, mal, akıl, ırz ve namusun korunmasıyla ilgili hükümler. Cezalar ise, kısas, hadd ve ta’zir cezalarıdır. (30 ayet)

Fıkıh / İslam Hukuku ile Diğer Hukuk Sistemlerinin Karşılaştırılması

a. Hükümlerin Kaynakları Bakımından

İlahî hükümlerin kaynağı Allah tarafından gelen VAHİY’dir. Bu vahiy ister Kur’ân, Tevrat ve İncil gibi doğrudan olsun, ister kendisine vahiy indirilen peygamber (Sünnet) aracılığı ile olsun. Çünkü Peygamberler, vahiy alan ve aldığı vahiy doğrultusunda yaşayan, vahyi insanlara açıklayan ve insanların günlük hayatlarını düzenleyen kimselerdir.
Bu bağlamda fıkhın, Kitap ve sünnetin uygulamalı açıklaması olduğu söylenebilir. Fıkıhçıların karşılaştıkları problemleri rahatça çözebilmelerini sağlayacak genel ilkeler, Kitap ve Sünnet’te yer almaktadır.
“Allah, sizin için kolaylık ister, zorluk istemez” (Bakara, 185)
“Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermey yoktur.” (Hadis)
Kur’an ve sünnetin koyduğu bu temel ilkelerden yararlanarak, fıkıhçılar da bazı “genel hukuk kuralları” geliştirmişlerdir:
“Sıkıntıların ortadan kaldırılması esastır.” (Raf’ul harac), “Kötülüğe giden yolların kapatılması esastır.”, “Zaruretler, mahzurlu/sakıncalı şeyleri mübah kılar.”

Beşeri hukuk sistemlerinin ise Allah’a isnadı sözkonusu değildir. Bu sistemler, tamamen insan düşüncesinin ürünüdür. Bu hukuk sistemlerinin kaynağı, toplumlara ve şartlara göre değişmektedir. Bu kaynak bazen siyasi otoritenin idaresi, bazen hukukçuların gayretleri sonucu oluşan hukuki çalışmalar, bazen daha önce uygulanmış hükümler ile örf ve adetler, bazen de halkın seçtiği bir meclistir.

b. İçerdikleri Hükümler Bakımından

Vahiy kaynaklı hukuk sistemlerinde, tüm emir ve yasaklar Allah tarafından insanların yararı için belirlenmiştir. Çünkü Allah onlar için bu gün ve gelecekte yararlı ve zararlı olan şeyleri herkesten iyi bilmektedir. “Ey iman edenler! Şarap, kumar,…” (Maide, 90)
Allah kullarına emrettiği emir ve yasaklarda onların yapılarına uygun, adaletle örtüşen hükümler indirdiğini kullarına asla zulmetmeyeceğini / haksızlık etmeyeceğini belirtmektedir.
“Kim iyi iş yaparsa bu kendinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.” (Fussilet, 46)
Hakkında kesin bir nas bulunmayan konuda sonuçta yanılma ihtimali bulunsa da, ictihad zorunludur. Çünkü müslümanlar problemleriyle başbaşa bırakılamazlar.”
Beşerî hukuk sistemleri ise, mevcut durumda insanların isteklerine ve yararlarına uygun olan hükümleri içermektedir. Şartlar değiştikçe, yeni durumlara göre düzenlemeler yapacaklardır. Bu nedenle vahye dayalı hukuk sistemlerinde insanlara zararlı olduğu için yasaklanan bazı şeyler, beşeri hukuk sistemlerinde yasaklanmayabilmektedir.

c. Müeyyideler / Cezâlar Bakımından

Cezâlar açısından da ilahî hukuk sistemi ile beşerî hukuk sistemleri arasında farklar vardır. Fıkıhta cezâlar, hem insanların kusurları sonucunda oluşan fiillerine cezâî müeyyide uygulayarak maddî ceza öngörmekte, hem de işlediği fiilin derecesine göre uhrevi ceza öngörmektedir.
Bu durum beşerî hukuk sistemlerinde yoktur. Sadece maddî müeyyideler (dünyevî cezâlar) söz konusudur. Dünyevî cezâdan kurtulmak insan için vicdânî rahatlık bakımından her zaman yeterli olmayabilmektedir.

Fıkıh, beşerî / pozitif hukuktan farklı olarak aşağıdaki konuları da içermektedir:

• Fıkıh, kişinin yaradan ile ilişkilerini de düzenlemektedir.
• Fıkıh, kişinin kendi nefsiyle olan ilişkisini de düzenlemektedir.
• Fıkhın ahlakî kuralları, başkasına yardımdan geri durmaktan ve fakirin ihtiyacını görmemekten dolayı insanı sorumlu tutar. Fıkıhta mevcut bu özellikleri, beşerî (pozitif) hukukta bulmak oldukça zordur.

İslam Hukuku-Roma Hukuku İlişkisi

İslam hukukunun Roma hukukundan etkilendiği hep söylenegelmiştir. Ancak bu tür iddiaların bir değer ifade edebilmesi için, gerçekten böyle bir etkilenmenin söz konusu olup olmadığının çok ciddi, uzun ve dikkatli bir şekilde araştırılması sonrasında ortaya atılması gerekmektedir.
Bilindiği gibi hukuk sistemleri, kendilerinden önceki hukuk sistemlerinin etkisi altında kalabilecekleri gibi, aynı çağdaki hukuk sistemlerinden de etkilenebilmektedir. Bu doğal ve kaçınılmazdır.
Roma hukuku ile İslam hukuku arasında muâmelat (borçlar hukuku) konusunda bir dereceye kadar benzerliklere rastlanmaktadır. Ancak bu konudaki detay benzerlik, İslam hukukunun Roma hukukundan etkilendiğine delil olacak nitelikte değildir. Çünkü böyle bir iddiayı geçersiz kılacak bir çok delil vardır.



الطالب المجتهد
IP
scelik
Moderator
Moderator
Simge
Yabancılar için Türkçe Öğrenimi

Kayıt Tarihi: 01Ekim2006
Konum: Rize
Gönderilenler: 7217

Alıntı scelik Cevapla bullet Gönderim Zamanı: 25Kasım2010 Saat 13:14



• Fıkhın en son kaynağı Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber ümmî olup, Yunanca, Latince ve Süryanîce bilmiyordu.
• Fıkhın, doğmuş olduğu Mekke’nin, Hz. Peygamber’in son on yılını geçirdiği Medine’nin genel olarak da Arabistan’ın örf ve adetlerine dayanması çok doğaldır. Bu dönemde Roma hukukunun fıkha etkisini gösterecek her hangi bir iz, Arap yarımadasında yoktu.
• Tüm fıkıh mezhepleri / ekolleri, Hicaz, Irak gibi Bizans’ın hakimiyeti altına girmemiş topraklarda ortaya çıkmıştır. Bu özellikle sünni mezhepler için olduğu gibi Zeydiye ve İmamiye gibi Şii mezhepler için de böyledir. (Eski Bizans topraklarında yetişen o dönemin tek fakihi ‘Evzai’dir ki, o da aslen Sind’li (Batı Pakistan) olup ömrünün sonlarında Beyrut’a yerleşmiştir. Mezhebi de ölümün de sonra devam etmemiştir.) Daha sonra ortaya çıkan Şafii ve Hanbeli mezhepleri de Bizans’ın etkisi dışında olan Bağdat’ta doğmuştur.
• O dönemde henüz Roma hukukuna ait eserler tercüme edilmemişti.
• Sahabiler ve sonraki meşhur hukukçular Roma İmp. sınırları dışında yaşamışlardır.
• Arap kaynakları, İran gibi bazı yabancı kanunları kabul edildiğinden bahsetse de bunlar arasında Roma hukuku yoktur.
• Sistem aşısından da arada farklar olup Fıkıh; ibadet, muamelat ve ukubat kısımlarına ayrılırken Roma hukuku; eşhas (sahıslar), eşya ve kaza (yargı) konularını içermektedir.

FIKIH İLMİNİN GEÇİRDİĞİ EVRELER

1. Hz.Peygamber Döneminde Fıkıh

İslam’dan önce Arapların yeme içmelerinde, giyimlerinde, bayramlarında, yılın çeşitli mevsimlerinde, birbirleriyle olan ilişkilerinde, düğünlerinde, evlenme, boşanma ve alım-satım gibi diğer hukukî ilişkilerinde kendilerine özgü örf ve adetleri vardı.
Yine onların kendilerine göre haram saydıkları fiiller, haksızlık sözkonusu olduğu zaman kasame ve kısas gibi caydırıcı tedbirleri de vardı. Ancak bunlar düzenlenmiş bir hukuk sistemi halinde değildi. Onları, sıkıntılı, haksızlıkların hakim olduğu böyle bir dönemden , mutlu ve huzurlu bir döneme kavuşturmak isteyen Allah, onlara bir nimet olarak Hz. Peygamberi ve İslâm gibi yüce bir dini göndermiştir.
“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah’ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak.” (Ahzab,45-46)
Hz. Peygamber dönemi (peygamber oluşu ve ahirete irtihali arası), fıkıh açısından daha sonraki dönemler için bir model oluşturmaktadır. Çünkü fıkhın temelleri bu dönemde atılmıştır.

a. Hicretten Önceki Dönem ve Özellikleri

Bu dönem İslâm’a davet dönemidir. Bu dönemde fıkıh, yeni bir davetin esaslarını belirlemeye yönelmiştir. Bu esaslar, ulûhiyyet (tevhid), risâlet ve âhiret günü konularında yoğunlaşmaktaydı. Bu mekki ayetlerin çoğunda “aklı kullanmak, ibretle bakmak ve inceden inceye düşünmek” kökünden türetilmiş kelimeler sıkça geçmektedir.
Kur’an bununla da yetinmeyerek insanların nazarını kainata ve ondaki ince plana yönlendirerek bir Allah inancını yerleştirmeye çalışarak ‘burhani delil’e de başvurmuştur.

b. Hicretten Sonraki Dönem ve Özellikleri

Medeni ayetlerde, Müslümanların Medine’de başlayan yeni hayatlarında karşılaştıkları problemlerin çözümü yer almaktadır. Ayrıca bir çok konunun hükmü de bu ayetlerde belirtilmiştir. Müslümanların müşriklerle savaşları da bu dönemde olmuş, müslüman olmayanlarla ilgili ilişkileri belirleyen ayetler de Medine’de nazil olmuştur. Yine aile hukuku, boşanma ve miras gibi hükümler de bu dönemde koyulmuştur.

Hz. Peygamber döneminde fıkhın kaynakları üçtür:

1. Kur’an 2. Sünnet 3. Hz. Peygamberin ictihâdı. Hz. Peygamber kendisine bir mesele
sorulduğunda o konuda Kur’an’ın hükmünü söylerdi. Yoksa bu konuda ayet nazil olmasını beklerdi. Ayet nazil olmazsa konuyu kendi ictihadıyla hükme bağlardı. Hz. Peygamber, isabetli ise Kur’an bunu doğrular değilse doğrusu bildirilirdi.
Hz. Peygamber daha sağ iken sahabileri ictihad yapmaya sevketmiş, kendisinin
huzurunda bile, onların ictihad yapmasını istemiştir. İctihad yapmaktan çekinenlere “isabetli hüküm verirseniz iki sevap; şayet yanılırsanız, bir sevap alırsınız.” demiştir.

Hz. Peygamber Dönemindeki Fıkhın Karakteristik Özellikleri

- Hükümlerde tedrîcilik.
- Hükümlerde kolaylık ve hafiflik ilkesi benimsenmiştir.
- Hüküm verirken bireyin ve toplumun maslahatı/yararı gözetilmiştir.
- Hükümlerde, insanlar arasında adaletin gerçekleştirilmesi ilkesi esas alınmıştır.

2. Hulefâ-i Râşidîn Döneminde Fıkıh

Hulefâ-i râşidîn de bir konuda hüküm verirken Hz. Peygamber’in izlediği yöntemi izlemiştir. Hulefâ-i râşidîn döneminde yapılan ictihâdlar iki şekilde gerçekleşmekteydi.
- Bazen bu ictihad, ictihada ehil olan kimselerin bir araya gelip o konunun hükmü hakkında fikir birliğine varmalarıyla gerçekleşirdi. Buna el- İctihad-ül Cemâi adı verilirdi.
- Bazen de ictihada ehil olanların bir araya gelmeleri mümkün olmazdı. Böyle bir durumda ictihada ehil olan, çözüm bekleyen mesele hakkında hüküm bulunan bir meselenin hükmünü vermeye çalışırdı. Buna da el- İctihad-ul Ferdî adı verilirdi.
Bu ferdi ihtiyaç ya kıyasa dayanır ya da sıkıntının oratadan kaldırılması için genel ilkelere dayanır ya da böyle olunca maslahat gerçekleşmeyecekse genel ilkeler uygulanmaktan vazgeçilirdi. (Bu uygulama sonraki dönemde “istihsan” daha sonraki dönemlerde ise “el- maslahat’ül mürsele” olarak isimlendirilecektir.)
Hz. Peygamber de sahabilere, Kur’ân’da hakkında hüküm bulunmayan bir konuda alimleri toplamalarını, konuyu aralarında istişare etmelerini, tek kişinin ictihâdıyla hüküm vermemelerini tavsiye etmiştir. Bu yöntemi önce Hz. Ebubekir daha sonra ise Hz. Ömer uygulamıştır.

3. Sahâbîler Döneminde Fıkıh

Sahâbîler döneminde, olaylar yaşanmadıkça diğer bir deyişle problemler ortaya çıkmadıkça sahâbîler görüşlerini ortaya koymuyorlardı. Çok fetvâ vermekten hoşlanmıyorlardı. Ancak bir olay ortaya çıkarsa ya da çözülmesi gereken bir olayla karşılaşılırsa, o konu ile ilgili doğru olan hükmü bulmaya, güçleri yettiğince gayret gösteriyorlardı.
Sahabiler ictihad yaptıkları zaman uyguladıkları yöntemleri fıkhi terimlerle ifade etmemişlerdir. Bu terimler mezheplerin oluştuğu dönemde fıkıhçılar tarafından oluşturulmuştur. Sahabilerin bu içtihadları “re’y” kavramı içerisine sokulabilir.
Sahabilerin çözdüğü ya da hakkında fetva verdiği meseleler henüz tedvin edilmemişti. Bunlar fakihler tarafından ezberlenmiş, henüz küçük yaştaki sahabiler tarafından daha sonraki nesillere intikal ettirilmiştir. Bu dönemde müslümanlar arasında kayda değer ihtilaflar daha çıkmamıştır. Bunun sebepleri:
- Şura ilkesinin yerleşmesi ve uygulanması
- Sahabilerin ileri gelenleri ve fakihlerin başkent Medine’de yaşıyor olmaları sebebiyle bir konuda hüküm vermeleri ve icma etmelerinin çok kolay olması.
Abdullah b. Mes’ud gibi sahâbîlerin bir kısmı, karşılaşılan bir olayla ilgili nassın bulunmadığı durumlarda re’y ile hüküm verilmesi gerektiği görüşünde idiler. Ancak Abdullah b. Ömer gibi bir kısmı ise, nassların esas alınması, nasslardan kesinlikle ayrılınmaması gerektiği görüşünde idiler. Bu dönemden sonra birinci görüş “ehlü’r-re’y” ikinci görüş ise “ehl’ül hadis” olarak isimlendirilmeye başlanacaktır.

Kur’ân ve Sünnet’ten Hüküm Çıkarmada Sahâbenin İzlediği Yol

Sahabe karşılaştıkları yeni bir olay karşısında, o olayla ilgili Kur’ân’da ve Sünnet’te bir hüküm bulunup bulunmadığını araştırırlardı. Eğer bu konuda Kur’ân ve Sünnet’te konu ile ilgili bir hüküm (nass) bulurlarsa, bu nass çerçevesinde gayretlerini yoğunlaştırırlardı. Eğer karşılaşılan yeni olayla ilgili Kur’ân ve Sünnet’te bir hüküm bulamazlarsa, kendi görüşlerine (re’y) başvururlar ve o konuda ictihâd yaparlardı.
Olaylara yeni çözümler bulurken bazen kıyasa bazen de maslahata başvuruyorlardı. Fıkıhçılar da sahabenin bu yöntemini takip ederek şu iki hususu her zaman göz önünde tutmuşlardır: Verdikleri hükmün, dinin ruhuna aykırı olmaması ve müslümanların problemini çözecek , onları sıkıntıya sokmayacak, onların yararlarını gözetecek nitelikte olması.

Sahabenin fıkıh anlayışlarının özellikleri:

- Kaynak; Kur’an, Sünnet, İcma’ ve Re’y idi.
- Farklı anlayışlar o zaman var olan ve yaşanan olaylarla sınırlıydı.
- Verdikleri hükmün ve fetvaların dayanağı, Kur’an ve sünnetten elde edilen illetlerle sınırlıydı.
- Hakkında nas bulunmayan konulardaki ictihadları, o günün insanlarının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde maslahata uygunluk arzetmekteydi.

4. Tabiîler Döneminde Fıkıh İlmi

Tabiîler döneminde fıkıh ilmi önemli gelişmeler kaydetmiştir. Bunun sebepleri:
- Hz. Ali’nin ‘tahkim’i kabul etmesi üzerine müslümanlar üç gruba ayrılmışlardır: Şîa, Hariciler (Havaric) ve Ehlü’s sünne vel cemâa.
- Sahabe alimlerinin farklı bölgelere dağılması sonucu ‘şura’nın gerektiği şekilde icra edilememesi.
- Bu dönemde islam hukukçuları, naslara bağlı kalanlar (ehl’ül hadis) ve kıyasa başvuranlar (ehl’ür re’y) olarak ikiye ayrılmışlardır.
- Hadis rivayetlerinin çoğalması
- Uydurma hadislerin çoğalması
- Arap olmayan fıkıhçıların da ortaya çıkması ve katkıları
Bu sebepler fıkıh konularında çeşitli ihtilaflara sebep olmuş, fıkıhçılar arasında anlaşmazlık ve tartışmalara sebep olmuştur.
Bu dönemde fıkıh ekollerinin sayısı artmıştır. Bunların en meşhurları, hadisçilerin (ehlu’l-hadis) kalesi durumunda olan Medine Ekolü ile re’y taraftarlarının görüşlerini benimseyen Kûfe Ekolü’dür.

Medine Ekolü (Ehlu’l-Hadis)

Medine, Hz. Ali döneminde hilafet merkezi olmaktan çıksa da çok orada sayıda sahabe vardı. Bunların başlıcaları Zeyd b. Sabit, Hz. Aişe, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer’in yanı sıra “el-Fukahâus Seb’a” idi. Yedi fakih şunlardır: Said b. El Müseyyib, Urve b. ez Zübeyr, Kasım b. Muhammed, Ebubekir b. Abdirrrahman, Abdullah b. Abdillah, Süleyman b. Yesar ve Harise b. Zeyd.

Kufe Ekolü (Ehlu’r Re’y)

Bazı sahabiler Kufe’ye yerleşmişti. İbn Mes’ud, Ebul Musa el-Eşari, Sa’d b. Ebî Vakkas, Ammar b. Yasir, Huzeyfe b. El- Yeman Enes b. Malik bunlardandır. Bunun yanı sıra Hz. Ali Kûfe’yi devlet merkezi yapmıştı.
Bu ekolde yetişmiş önemli fıkıhçılar ise; Alkame b. Kays en Nehâi, Şurayh el- Kâdi, Amir b. Şurahbil eş-Şa’bi, Mesruk b. El-Ecda’, İbrahim en Nehâi ve Said b. Cubeyr.
Tabiîler de aynı sahabe gibi karşılaştıkları yeni olaylar ile ilgili bir nass buldukları takdirde çözümü onda ararlar ve çözerlerdi. Eğer yeni olayla ilgili bir nass bulamazlarsa re’ye başvuruyorlardı. Ancak bu dönemde kıyasın ve icmâın hüccet/delil olup olmayacağı konusundaki ihtilaflar ve sahabe döneminin sonu tabiîn döneminin başında ortaya çıkan siyasî parçalanmalar sebebiyle önemli değişiklikler yaşanmıştır.

Tabiîn Fıkhının Karakteristik Özellikleri

• Siyasî parçalanmalar sebebiyle farklı fıkhî eğilimlerin çoğalması.
• Fıkıh ilmi için bir metod oluşturulmaya başlanmıştır. Emevilerin baskıcı politikası bilim adamlarının siyasetten uzaklaşıp dini ilimlerle baş başa kalmasına sebep olmuş ve çeşitli dallarda ihtisaslaşmalar başlamıştır. (İmam Şafi’nin er Risale adlı eseri “usül” ile ilgili olarak bize ulaşan ilk kitaptır.)
• Fıkhın alanı genişlemiş ve fıkıh ilmi gelişmiştir. Bu olumlu gelişme şu sebeplere dayanmaktadır:
- Siyasi ayrılıklar
- Hadis rivayetinin yaygınlaşması
- Fıkıh ekollerinin ortaya çıkması ve ılımlı müslümanların tartışmalarda iki büyük ekolün görüşlerine rağbet etmeleri.
- Arap olmayan müslümanların (mevali) da fıkıhla meşgul olmaları
-Sünnet’in tedvini ile hadis ezberlenmesinin kolaylaşması ve hüküm çıkarılması (istinbât)

5. Fıkıh İlminin Altın Dönemi

Hicri II. asırdan hicrî IV. asrın ortalarına kadar uzanan bu dönem İslam fıkıh ilminin ‘altın çağı’ olarak vasıflandırılmaktadır. Çünkü fıkıh ilmi bu dönemde; zirveye ulaşmış, yaygınlaşmış, fıkıh ilminin kendine özgü bir yöntemi oluşmuş ve hüküm elde etme yolları net bir şekilde çizilebilmiştir.Bu dönemin özellikleri:
- Fıkıh ilmi bu dönemde canlanmış, olgunluk ve kemal derecesine ulşamıştır. Birey ve toplumun sorunları çözülmeye başlanmıştır.
- Fıkıh bilginleri yetişmiştir. Dört mezhebin yanı sıra Şia (İmamiye ve Zeydilik), Haricilik, Zahirilik yanında Hasan el-Basri, Evzai, Leys, Sevri, Süfyan b. Üyeyne, İbn Cerir et –Taberi, Ebu Sevr gibi alimlerin öncülüğünde fıkıh mezhepleri oluşmuştur.
Bu dönemde taklid olmayıp ictihad yeteneği kazanan her öğrenci hüküm verebilmiştir.
- Çeşitli mezheplerin fıkhi görüşleri bir araya getirilerek eserler tedvin edilmiştir.
İmam Malik (el Muvatta), İmam Şafiî (el Hucce, el Umm) eserlerini yazmışlardır.
- Re’y ekolünün imamlığı döneminde “farazi fıkıh” gelişmiştir.
- Fıkhi kavramlar (istılah) bu dönemde ortaya çıkmıştır: Farz, vacip, sünnet gibi…
- Fer’î meselelerde fıkıhçılar arasında ihtilaf çıksa da bu saygıyla karşılanmıştır.

Bu dönemde, fıkhın yükselişini sağlayan faktörlerden bazıları şunlardır:

• Emevî halifelerinin aksine Abbâsî halifelerinin fıkıh ilmine önem vermesi.
• Büyük müctehidlerin ortaya çıkması ve bunların ictihadlarında bağımsız / hür olmaları.
• İslam devletinin sınırlarının genişlemesi sonucu müslüman toplumun bir çok yeni olayla karşılaşması ve bu olaylara çözüm bulma zorunluluğu.
• Yeni müslüman olan ancak Arap olmayanlar arasında felsefe, mantık ve dini bilgilerle mücehhez bilim adamlarının varlığı. Bunlar yeni hükümlerin çıkarılmasına katkıda bulunmuşlardır.
• Değişik milletlerden bir çok insanın müslüman olması.
• Çeşitli dillerde ve ilimlerde tercüme ve tedvin hareketinin artması.
• İlmi tartışmaların artması ve ilim adamlarının birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmaları

6. Taklîd Dönemi

Bu dönemde, karşılaşılan yeni problemlerin çözümü, daha önceki yazılan eserlerde yer alan hükümlerle sağlanmaya çalışılmıştır. Bu dönem, daha önceki düşüncelerin tekrarlandığı, yazılmış eserlerin sadece şerh edildiği, yeni eserlerin pek yazılmadığı bir dönemdir.

Taklîd dönemi dediğimiz bu dönemin karakteristik özellikleri:

• Mezhep taassubu. Her mezhep belli bir bölgede yayılmış ve o mezhebin görüşlerini anlatan eserler kutsal metinler gibi algılanmaya başlamıştır.
• Siyasî otoritenin belli mezheplerin yayılmasına izin vermesi.
• İlim açısından yeterli ve ehil / layık olmayan kimselerin yargının başına getirilmesi.
• Mezheplerin görüşlerini belirten eserlerin tedvin edilmesi.
• Fetvâ konularında çok farklı görüşlerin ortaya çıkması. Böyle olunca fakihler mensubu olduğu mezhep imamının görüşünü nakletmeyi yeterli görmüştür.

Taklid döneminin oluşmasının sebepleri:

- Abbasilerde siyasi zafiyetin baş göstermesi.
- Alimlerin kendi mezhep imamlarının görüşlerine kendilerini bağlı hisstmeleri.
- Alimlerin tüm gayretleri yazılmış eserleri özetlemek (ihtisar), açıklamak (şerh) veya bu alimlerin kitaplarının bazı kısımlarına itiraz ya da açıklayıcı notlar (haşiye) ilave etmek olmuştur.
- Mezhep taasubunun oluşması.



الطالب المجتهد
IP

Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma


Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,109 Saniyede Yüklendi.